eksilmeler

Kimyasaldan olabildiğince uzak bir hayat oluşturma denemelerimize devam ediyoruz. Son yazdığımdan beri epey zaman geçti ve bu blogla ilgilenemedim biliyorum. Aslında bu aralar yazacağım çok şey var ama meşguliyet ve bir adet küçük turşu beni başka işlerle uğraşmak zorunda bırakıyor. Bir de tabi yeni bir blog başlangıcı var turşu ile gelen. http://icidolutursucuk.wordpress.com adresinde ufak ufak yazıyorum.

Bugün yazmak istediğim konu ojeler. Her gün oradan buradan maruz kaldığımız bilgi karmaşasında bu aralar ojelerle ilgili olanlar dikkatimi çekmeye başladı. Ojelerde bulunan bazı kimyasalların doğmamış bebeklere kadar etkisi olduğuna dair bazı yazılar okudum. Şimdi bu “bazı yazılar” konusu çok yere çekilebilir. Demin de dediğim gibi her gün her yerde “bu tehlikeli, şu korkunç” gibi yazılar görüyoruz ve etkileniyoruz. Kimi bilimsel, kimi uydurmasyon binlerce yazı… Hoş bilimsel olsa dahi şirketler tarafından finanse edilen biliminsanları olduğu gerçeği göz önüne alınırsa bilimsel olanların içerikleri de gayet tartışmaya açık. Böyle bir ortamda neye güveneceğiz pek bilmiyorum ve internetteki bilgi karmaşasında şimdilik yolumu bulmaya çalışmakla yetiniyorum.

Ojelerle ilgili yazılanlar iç açıcı değil. Bazı ojelerdeki bazı kimyasalların kanserden doğum anomalilerine kadar geniş bir skalada sorun yarattığına dair bulgular varmış. Ama kim, hangi marka, nedir, ne oluyor… detaylarını bilmiyorum. Kısacası bilinçlenmekte fayda var. Oje diğer kozmetik ürünlere göre daha vücudumuzda küçük bir yüzeyle temas ediyor gibi gözükebilir ama sık kullanım sonucu etkileri yüksek olabilir. Bir de tabi aseton konusu var, fazlası cilde de, burna da zarar.

Ojelere bayılıyorum. Renk renk ojeler mağazalara girdiğimde beni de çarpıyor, hepsini almak istiyorum çoğu zaman. Eskiden alıyordum da. Ama 1,5 senedir oje kullanmıyorum. Bazen tırnaklarım çok sade görünüyor, ojeli olmayı özlüyorum, hayatımdan çıkarttığım diğer kozmetiklerden daha çok özeniyorum ojelere ama bir yandan da bu rahatlığı öyle seviyorum ki. Artık yarısı yenmiş, aseton olmadığı için yarım yamalak kalmış, çizilmiş, kurumadan bir yerlere değdiği için bozulmuş ojelerle uğraşmıyorum. Açıkçası her ne kadar ojeyi özlesem, kullananların ellerine bakıp iç geçirsem de bu rahatlığı değişmemeye kararlıyım. Bakalım ne kadar sürecek bu rahatlık sevdası?

Hayatımızdaki Kimyasallar

Hafta içinde maruz kaldığımız kimyasallar neler acaba diye sorunca şöyle bir liste çıkıyor karşıma:

Diş macunu: Bu konuya daha çözüm bulamadım, karbonata da hala geçemedim çünkü çok tuzlu, böğk. Doğada çözünür, organik diş macunu almıştım önceki aylarda ama bitti, zaten çok pahalıydı, bir daha da gidip alma fırsatım olmadı. Şimdi marketten alınmış çılgın malzemeli diş macununu kullanıyoruz ama bu durumdan memnun değilim.

Bulaşık deterjanı: Sirke ve arap sabunu işe yaramadı, cam yüzeylerde buğulu bir tabaka bıraktı bu sebeple acilen bulaşık yıkanması gereken bir gün markete uğrayıverdik ve tablet deterjan aldık. Yalan söyleyemeyeceğim, o kadar kirli görüntüden sonra parlak camlara rastlamak güzel bir duyguydu ama yediklerimizle temasa geçen onca tabak, bardak, çatal bıçağın kimyasallarla yıkanıyor olması beni hiç memnun etmiyor. Üstelik her tabletin minik poşetlerde olması (=gereksiz çöp) ayrı bir gıcıklık konusu. Tablet ya da toz doğada çözünür deterjanlar var ama bunlar genelde yurtdışından geliyor ve çok pahalı, başka çözümler arıyorum. Geçen gün bir mağazanın haberi vardı, Fatih’te açılmış sanırım, doğal deterjamlar vs. satılıyormuş ama linki kaybettim, ayrıca fiyatlarından da haberim yok. Belki burası bir çözüm olabilir.

Çamaşır deterjanı: Yurtdışındaki dönemleri saymazsak uzun zamandır poşetinde %100 bitkisel yağlardan yapıldığı yazan bebek deterjanı kullanıyoruz ve gayet de memnunuz. Hoş siyahları 30 derecede yıkayamıyoruz bu sebepten dolayı çünkü deterjan soğuk suda çok erimiyor ve siyahlarda leke yapıyor ama açık renklerde bir sıkıntı olmuyor, kokusu da güzel. Fakat poşetin üstündeki içindekiler kısmında istediğim gibi bir açıklama olmadığı için bu deterjanın içerdiklerinden emin olamıyorum. Doğal alternatifim kül suyu sanırım ama bununla uğraşamayacak kadar meşgulüm ne yazık ki.

Traş köpüğü: Kocamı sakallı olarak sevmek için bir sebep daha! İşe girdiğinden beri traşlar da sıklaştı tabi ve traş köpüğü aldık. İçinde ne var bakmadım ama eminim saçma sapan bir sürü şey vardır. Bildiğimiz sabun maalesef traş köpüğü yerine geçmedi, bu açıdan da çözümsüz kaldık. Doğal tarifler aldım ama zaman bulamadım yapmak için, bakalım…

Doğada %99 çözünen çeşitli temizlik malzemeleri: Karbonat, sirke vs. gibi malzemeleri desteklesin diye eve taşınırken bunlardan da aldık ama o kadar az kullanıyoruz ki bunları öyle duruyor hepsi dolapta. Gene de bunların işleri kolaylaştırdığını yadsıyamayacağım.

Yüz ve el kremi: Zurnanın zırt dediği yer burası benim için. Bu konuda da tarifler buldum ama gene uğraşmadım. Fair trade yapan ve hayvanlar üzerinde deney yapmayan mağazalardan alışveriş yapıp aldığım 2 tane kremim var. Şimdilik memnunum. Eskiden sırf süs olsun diye krem alırdım, sürmezsem aklıma bile gelmezdi ama yaş ilerledikçe yüzüme krem takviyesi gerekmeye başladı (göz kremi ise kullanmıyorum, bit kadar kremlere tonlarca para veremem). Ellerim ise kışın kötü oluyor, kremsiz duramıyorum. Bakalım zurna daha ne kadar çalacak?

Makyaj malzemesi: Bundan 3-4 sene önceye kadar türlü türlü makyaj malzemesi alırdım, kullanmasam bile o renk cümbüşü beni mest ederdi. Ama aldıklarım neyse ki sadece far ve rujla kısıtlı kalırdı. Fondöten düğünüm dışında hiç kullanmadım, kullanmayı da düşünmüyorum. Pudra da öyle. İkisi de ciltte tabaka gibi kalıyor, isterseniz en kalitelisini kullanın. Ama göz kalemi, far, ruj… işte onlara hayır diyemiyordum. Haydi fardan da vazgeçebilirim ama kalem ya da eyeliner çekmeden ve maskara sürmeden çıkınca eksik hissediyorum hala. Ruj ise çok seviyorum ama unuyorum, ya da bir kere sürsem de gün içinde yenilemek aklıma gelmiyor. Allık ise yeni keşfim, bunca sene soluk dururmuşum da haberim yokmuş, o allık ile bir anda değişebiliyorsunuz. Kısacası bunlar hala hayatımda. Evet o kadar az kullanıyorum ki hepsini, ekonomik olarak bana çok bir etkisi olmuyor ama madem öyle gidip doğallarından almak sanki en doğrusu. Bir kere al, parasını ver ama doğalından al…bu konuyla ilgilenip nerede satılıyor vs. araştırmam lazım. Ha tabi köyde, kırda olsam makyajın yüzüne bile bakmayacağım, gelsin geziler, doğal hayat, gitsin gereksiz malzemeler.

Güneş kremi: Beyaz olun ya da olmayın güneşin etkileri malum, kansere kadar yolu var fazla güneş ışınının. Erken buruşmak da cabası. Güneş kremi neyse ki hep kullandığım bir şey değil ama yazın gerektiğinde gayet en kimyasalından gidip alıyoruz. Yüz için kullandığım kremler koruma faktörlü olduğu için doğaya olan zararımı 1 eksiltiyorum gibi geliyor ama vücut kremi alınca denge bozuluyor tabi. Yazın ziyaretime gelen Amerikalı arkadaşım doğada çözünür krem kullanıyordu ama bunu kimbilir nereden almıştı. Bize de gelse dünyanın bir ucundan gelir. Acaba ne yapılabilir bu konuda, al sana araştıracak bir konu daha.

Kullanmadığımız kimyasallara gelince…sanırım evde sirke, karbonat, arap sabunu ile gül gibi geçinip gidiyoruz. Şimdiye kadar en ufak bir sorun olmadı. Eve kesinlikle banyo deterjanı, mutfak deterjanı, yok efendim yüzey temizleyici, cam temizleyici, ahşap/parke temizleyici vs. vs. vs. almıyoruz. Çamaşır suyunun ise yüzüne bakmıyoruz. Nefret! Şampuan, saç kremi, türlü çeşitli kozmetik ürünler de evimize artık girmiyor. Ellerimizi, saçlarımızı, tenimizi zeytinyağı sabunları, bittimlerle, lavantalı, günlük ağaçlı sabunlarla yıkıyoruz. Ev yapımı deodorantımızı seviyoruz, bir senedir dışarıdan deodorant almıyoruz ve artık o çılgın ve pahalı parfümlerden de kullanmıyoruz (parfüm konusu zaten başlı başına dert, o pahalı, güzel kokulu parfümlerin paketlerinde, şişelerinde içerik yazmak zorunda değil, insanlar da güzel kokmak adına türlü kimyasalı tenlerine sürüyorlar).

Bakalım listeden neleri eksiltebileceğiz bundan sonra.

Bakın Ne Buldum

Anneannem de babaannem de ebediyete giderlerken bana inanılmaz eşyalar bıraktılar; hepsi o kadar güzel ve şirin ki, iyi ki birçok şeye atılmasın diye el koydum diyorum. Kumaş yığınından çıkanlardan biri de bunlar, el bezi ya da tutacak, belki de bardak altlığı olarak kullanıldılar, ben çok hatırlamıyorum. Çok şirinler ve renklerine bayıldım!

Ev Halleri 2 ya da L-koltuğun Anlam(sızlığ)ı

Eve yavaş yavaş eşya alıp, zamanla o evi düzenlemek kadar güzeli yok. Eskiden öyleymiş ama şimdi her şey gibi bu da unutulan bir tat olarak kalmış. Ev kuran yeni neslin hafızası yok gibi geliyor bana bazen. Eskiyi görmüyorlar, eskiyi duymuyorlar.

80lere denk gelen çocukluğum ülkenin değişimine de ayna oldu sanki. Küçük mutluluklarla büyüyen çocuk neslimiz bir anda her şeyin dünya ile aynı anda bizlere de ulaştığı bir gençliğe dönüşüverdi. Her şeyi parasını verip alabiliyoruz artık. Her talebe uygun bir şey var! Ama tat yok, anı yok.

Anısız ev sevmiyorum ben. Hafif toz tutmuş anıların var olmadığı evlere giresim gelmiyor. Şimdi moda olan her şeye bir anda sahip olmak ya, evler de bundan nasibini alıyor. Herkesin evi aynı, herkesin dekorasyonu, mobilyası aynı tarz. Aynı ruhsuz renkler aynı ruhsuz dizaynlar ile birlik oluyor ve evleri süslüyor.

Apartmanlara dışarıdan baksak, her ışıklı karede aynı eşyaları görebiliriz. Evlere giriyorsunuz: beyaz ve illa ki L şeklinde bir parça içeren koltuk takımı, çeşitli geometrik desenlerle kaplı halılar, kocaman bir TV ile onun içine konduğu TV ünitesi, boş boş raflar, çekmeceler, duvarda ünlü ama hangi ressama ait olduğu bile bilinmeyen bir resmin bir kopyası, köşede kimsenin konuşmadığı bir çiçek, kitapsız kitaplıklar, oradan buradan gelmiş gereksiz binlerce eşya. Ve sessizlik! Bu evlerde üstünüze yemek kokusu değil sessizlik siniyor! Kabus. İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? İnsanlar bu evleri yapabilmek için borç alıyorlar, kredi çekiyorlar…Binlerce borç içinde binler değerinde mutsuzluk.

Tabi bu evlerde yaşayan insanlar da birbirine benziyorlar! Hafta içi sevmedikleri işlerde çalışıp, akşamları sevmedikleri evlerine dönüyorlar, haftasonları ise sevmedikleri eşyaları almak için AVMlere koşuyorlar.

Bunlara direnmek için çok uğraş veriyorum. Ev demek yurt demek, ocak demek her şeyden önce benim için. İnsan evine girdiğinde karnaval başlamalı etrafında, renkler, sesler dans etmeli duvarlarda, yansımalı insanın yüzüne. Kendinizi size huzur verecek kadar sakin ama dans ettirmeye başlayacak kadar da canlı bir evde bulmalısınız o kapıdan girdiğinizde. “Oh be” anı olmalı o giriş, “yaşasın” zamanı gelmeli saatinizin. Eviniz sizin eseriniz olmalı, mağazadaki dekorasyon sorumlusunun değil. Küçüklüğünüz, yitip giden büyükleriniz, düşleriniz, gerçekleşmemiş ama yitip de gitmemiş hayalleri kapattığınız kutularınız, köşesinde kenarında sizin anılarınız, sinir uçlarına, alınlara, boyunlara denk gelmiş sivrilikleri, tatları olan eşyalarla dolu olmalı o ev ve girerken işte “evim” diyebilmelisiniz.

Bizim L-koltuğumuz yok biliyor musunuz? L-koltuk bu sistemin koltuğu diye düşünüyorum. Bütün gün çalışıp, eve gelip de o çalıştığınız sistemi sorgulamayın diye yaratılmış rahatlama, TVleme, unutma koltuğu. Unutun, yayılın ve bir günü daha geride bırakın diye tasarlanmış. Koltuğa oturandan bir daha haber alınamıyor. TV karşısında geçen bir akşam daha…Yanınızda kim oturuyor bakamıyorsunuz bile, koltuk sizi kitliyor ekrana.

Eskiden koltuklar rahatsızdı değil mi? Hele o oyma, ahşap koltuklar… dik oturun diye sizi iterlerdi arkadan, yandan sıkıştırırlardı. Babaannem vefat edince koltuklarını attırmadım, iki tanesine el koydum eşyalar bir bir yitip giderken. Tam da o dediğim ahşap koltuklardan. Oymaları var, anıları var, çocukluğum kokuyor kumaşı. Dik oturmak durumundasınız bu koltuklarda gerçekten de. Bakın, konuşun, muhabbet edin diye tasarlanmış. TV ile değil sevdiklerinizle geçsin akşamlar diye. L-koltuk almıyoruz, TV’ye göz atsak bile asıl birbirimize bakıyoruz.

Ev Halleri

Ben deterjan yemeyi sevmiyorum, ya siz?

Eşimin işi benim de tez çalışmam dolayısıyla İstanbul’a yerleşme kararı aldık ne yapacağımıza karar verene, yerleşecek arazi bulana kadar. İnsan kalabalıkta, şehir çılgınlığında, apartmanda, sokakta, yolda doğayı kolay unutuyor, ağaçları görmez, hayvanları duymaz oluyor. Pi’nin Hayatı adlı şirin romanda şehri elimize alıp sallasak içinden binlerce hayvanın çıkacağını söyler yazar. Gerçekten de doğa en ucube şehirde bile oradadır aslında ama görmekten yoksun gözlere görünmez. Görmek demek uğraşmak demek bir yandan. Belki de uğraşmaktan kaçtıkları için insanlar görmek de istemiyorlar. Görmek gerek ve gerekiyorsa uğraşmak.

Neye mi uğraşmak? O doğayı incitmemek için uğraşmak. Kolaya kaçmamak, doğru yolları aramak, sağduyuya yol açmak, akılla, mantıkla ve kalple yürütmek işleri.

Doğa deterjan sevmez. Teniniz de sevmez. Nasıl şişeden ağzınıza kimyasalları dökmüyorsanız, suya da, o suların ulaştığı ağaçlara, hayvanlara da o deterjanları göndermeyin!

Ev temizlemekle uğraşırken deterjanlarla köşe kapmaca oynuyorum resmen. Her yerdeler! Bilmem neresi için özel sıvı deterjan. Bilmem ne kokulu sabun. Delirmemek elde değil. Süper güç, muhteşem temizlik, çılgın hijyen… İnandıramıyorum kimseyi bunların bize gerekli olmadığına. Onlar olmadan da temizlik olabileceğine. Ya da diğerleri…ne farkeder can yakanın ne ya da kim olduğu?

Uğraşın, biraz daha zaman harcayın, biraz fazla yorulun ama doğayı unutmayın.

Evi tuttuktan sonra çılgın bir temizlik gerekti tabi, inadım inat kesinlikle garip deterjanlar sokmadım eve, şimdilik resimdekilerle idare ettik. Elma sirkesi baş tacı, bitkisel Arap sabunu da yoldaşı oldu. Karbonatı, aromatik yağları da unutmadım. Boraks ve çamaşır sodası ise olabilecek en iyi alternatiflerdi.

Deney

Kimyasal kullanımına karşıyım ama bu demek değildir ki bu karşıtlığımı hayatıma %100 geçirebiliyorum. Hayır elbette hala bazı şeyleri almak zorunda kaldığım olabiliyor. Neyse ki deodorant bu listeden çıktı ve artık deodorantımı kendim yapıyorum. Ama krem, diş macunu vs. gibi şeylerde hala dışarıya bağımlıyım (yepyeni ev yapımı denemelerle yakın zamanda karşınızda olacağım, bekleyin). Bu hoşlandığım bir durum değil ama şimdilik böyle. Tabi bu durumdayken dahi gene de doğaya en az zararlı ürünlere yönelmek gerektiğinin de farkındayım. İçinde belirli kimyasallar olmayan ürünler tercihim. Bir de tabi hayvanlar üzerinde deney yapılması konusu var. Elimizde şöyle bir liste var:
http://www.mediapeta.com/peta/PDF/companiesdotest.pdf
Uluslararası bir hayvan hakları kurulışu olan PETA’nın hazırladığı bu listede yok yok. Bildiğimiz birçok ürün (her ne kadar bu liste ABD’deki ürünleri içerse de) listede yer almış ve bunları Türkiye’de de kullanıyoruz. Kremler, sabunlar, losyonlar… bunları hayvanların derisine döküp, gözlerine damlatıp, midesine sokup deney yaptıklarını algılamak zor değil. Kutuların üstünde yazan göze kaçarsa suyla yıkayın, yemeyin, içmeyin gibi ibarelerin nasıl oluştuğunu, keşfedildiğini biraz düşünsek anlayabiliriz. Biz ölmeyelim diye hayvanlar ölüyor, sakat kalıyor, acı çekiyor. Listede garip ürünler de yok değil, örneğin pedler, yara bantları… Anlamıyorum hayvanın önce derisinde yara, kesik açıp, sonra bantla mı kapatıyorlar, ne yapıyorlar? ABD gibi ülkelerde tazminat davaları çok yüklü olabildiği için firmalar her şeyi düşünmek zorundalar. Örneğin gene listede olan bebek bezini hayvanlarda nasıl ve neden deneyebiliyorlar? Hayvanın ağzına sokup yutturuyorlar mı? Bebekler hasbelkader bezden bir parça yutarlarsa sonları ne olur diye görmek için böyle bir şey yapıyor olabilirler mi? Her şey ilerde tazminat davası açılmasın diye… Görüyorsunuz beynin ulaşabileceği düşüncelerin sınırı yok ama asıl insanın yapabileceği işkencenin sonu yok. Hayvanlarınsa sonu var. Ve bir seçimle o sonda sizin de desteğinizin olması an meselesi. Neyi seçeceğinize dikkat edin.

Doğal Doğum

Bilkent’te arkeoloji okumaya başladığımda ikinci sınıfı iple çekmiştim çünkü ders listesinde kültürel antropoloji dersi vardı ve benim o zamanlar tek amacım ileride bu konuya yönelmekti. Ders nitelik olarak taleplerimi karşılamamıştı ama dönem sonu izlediğimiz bir film antenlerimi fazlasıyla açmıstı. Belgeselin ne adını ne yönetmenini hatırlıyorum maalesef. Konu kimbilir neredeki bir kabilede yaşanan doğumdu. Önce hamile kadın ekrana giriyor, kendisi biraz sıkıntılı bir şekilde etrafta dolanıyor, bir süre sonra ise diğer kadınların yardımıyla doğuma başlıyordu. Ama ne doğum! Ayakta ıkınıyor, diğer kadınlar da arkasından, yanından sarılıyordu (sanki kadın boğuluyordu ve onlar da sırtından baskı yaparak onu kurtarmaya çalışıyor gibiydiler). Bir süre böyle itişme kakışma yaşanıyordu ve sonra bebek vırt diye çıkıp yere düşüyordu (kadın yere yakın çömelmiş pozisyondaydı son dakikalarda diye hatırlıyorum, böylece bebeğe bir şey olmuyordu). Tabi biz sevgili medeniyet denen tek dişi kalmış canavara inanmış öğrenciler bu sahneyi dehşetle izlemiştik!!! Ne de olsa doğum bize sadece ve sadece hastanede yapılan bir şey olarak öğretiliyordu.

Doğal yaşamla ilgili görüşlerim artmaya ve belli bir çerçeveye oturmaya başladığında ise doğumun aslında ne kadar saçma sapan bir metaya dönüştürüldüğünü görmeye başladım. Dünyanın en normal olayı olan doğum aslında kadınların elinden alınmış ve başkalarının himayesi altına girmişti. Kadınlar hamile kaldıklarını öğrendikleri anda kendilerini bir bilene teslim ediyor ve sonra her şeyi unutup ne denilirse yapıyorlardı. Yanlış anlaşılma olmasın, elbette sağlıklı bir hamilelik ve doğum için bu konuda bilgili bir insanın yardım ve desteğinin şart olduğuna inanıyorum fakat günümüzde doğuma verilen önemin çok farklı bir düzeye çekildiğini görüyorum. Eğer doğum bilmediğimiz, beceremeyeceğimiz bir şey olsaydı soyumuz çoktan tükenmişti! Evet hastaneler ve modern doğumhaneler kadınların ve bebeklerin yaşama şansını arttırdı, bu konuda gelinen gelişmeleri asla göz ardı edemem. Bundan seneler önce kadın ve bebek ölümleri çok fazlaydı. Fakat annelik de içgüdülerle yapılagelen, aile ve topluluk içinde doğal yollardan öğretilen bir şeydi. Şimdi ise kimse ne yapacağını bilmiyor, herkes etraftan ne duyduysa yapmaya çalışıyor, birilerinin gerekir kesin al dediği acayip eşyalara tonlarca para veriyor ve sonra da o bebeği doğanın ona verdiğini unutarak o bebekten olmadık şeyler yaratmaya çalışıyor. Aslında her şey çok basit olabilir!

Buraya nereden geldim…internette yüzlerce doğum videosu bulabilirsiniz, ben de bunlara bakıyordum, biraz garip ama bilgilendirici olabiliyor bunlar. İzlerken bir sürü düşünce döndü durdu kafamda…Bir sürü anne bu mucizevi olayı internete koymuş, doğum anını, annenin neler yaşadığını, bebeğin çıkışını ve ilk nefesini vs. izlemeniz (ve benim gibi duygusallığın tepe yaptığı bir insansanız, göz yaşı dökmeniz) çok mümkün. Bakıyorum da suda doğum gibi bize yeni görünen ve Türkiye’de sadece bir iki doktor tarafından uygulanan doğal doğum tekniği de ebeler tarafından sıkça yapılır olmuş Amerika’da. İnsanlar buldukları bir şişme havuzda ebe veya doktor (bazı örneklerde kadınlar hiç destek almıyor, sadece aile üyeleri ile çevrililer!) yardımı sayesinde evlerinin huzurlu bir köşesinde, etraflarında aileleri ile birlikte (erkekler de havuza giriyor bazılarında) doğumu gerçekleştiriyorlar. Çok ilginç deneyimler var ve herkesin yararlanabilmesi için de internete konmuşlar, ilgilenenlere öneriyorum.

Elbette komplikasyonlar ve sorunlar da olabilir; dünyada herkes şanslı olmayabiliyor ve doktor ile operasyon gereken durumlar da olabiliyor. Fakat böyle durumlarda bile annelerin doktordan bazı şeylerin daha doğal yapılmasını isteyebileceğini düşünüyorum. Örneğin izlediğim bir sezaryen videosunda operasyonun doğal doğuma benzemesi için ebe, doktor ve anestezi uzmanı ellerinden geleni yaptılar ve bunda da başarılı oldular (bebek karından normal doğumdaki gibi yavaş yavaş çıkartılıyor, anneyle hemen temas ettiriliyor, baba desteği alınıyor, vs.). Kısacası olayın, annenin doğumun ve kendisinin doğanın bir parçası olduğunu anlamasına ve etrafından da bunun bu şekilde algılanmasını istemesinde yattığını düşünüyorum.