eksilmeler

Kimyasaldan olabildiğince uzak bir hayat oluşturma denemelerimize devam ediyoruz. Son yazdığımdan beri epey zaman geçti ve bu blogla ilgilenemedim biliyorum. Aslında bu aralar yazacağım çok şey var ama meşguliyet ve bir adet küçük turşu beni başka işlerle uğraşmak zorunda bırakıyor. Bir de tabi yeni bir blog başlangıcı var turşu ile gelen. http://icidolutursucuk.wordpress.com adresinde ufak ufak yazıyorum.

Bugün yazmak istediğim konu ojeler. Her gün oradan buradan maruz kaldığımız bilgi karmaşasında bu aralar ojelerle ilgili olanlar dikkatimi çekmeye başladı. Ojelerde bulunan bazı kimyasalların doğmamış bebeklere kadar etkisi olduğuna dair bazı yazılar okudum. Şimdi bu “bazı yazılar” konusu çok yere çekilebilir. Demin de dediğim gibi her gün her yerde “bu tehlikeli, şu korkunç” gibi yazılar görüyoruz ve etkileniyoruz. Kimi bilimsel, kimi uydurmasyon binlerce yazı… Hoş bilimsel olsa dahi şirketler tarafından finanse edilen biliminsanları olduğu gerçeği göz önüne alınırsa bilimsel olanların içerikleri de gayet tartışmaya açık. Böyle bir ortamda neye güveneceğiz pek bilmiyorum ve internetteki bilgi karmaşasında şimdilik yolumu bulmaya çalışmakla yetiniyorum.

Ojelerle ilgili yazılanlar iç açıcı değil. Bazı ojelerdeki bazı kimyasalların kanserden doğum anomalilerine kadar geniş bir skalada sorun yarattığına dair bulgular varmış. Ama kim, hangi marka, nedir, ne oluyor… detaylarını bilmiyorum. Kısacası bilinçlenmekte fayda var. Oje diğer kozmetik ürünlere göre daha vücudumuzda küçük bir yüzeyle temas ediyor gibi gözükebilir ama sık kullanım sonucu etkileri yüksek olabilir. Bir de tabi aseton konusu var, fazlası cilde de, burna da zarar.

Ojelere bayılıyorum. Renk renk ojeler mağazalara girdiğimde beni de çarpıyor, hepsini almak istiyorum çoğu zaman. Eskiden alıyordum da. Ama 1,5 senedir oje kullanmıyorum. Bazen tırnaklarım çok sade görünüyor, ojeli olmayı özlüyorum, hayatımdan çıkarttığım diğer kozmetiklerden daha çok özeniyorum ojelere ama bir yandan da bu rahatlığı öyle seviyorum ki. Artık yarısı yenmiş, aseton olmadığı için yarım yamalak kalmış, çizilmiş, kurumadan bir yerlere değdiği için bozulmuş ojelerle uğraşmıyorum. Açıkçası her ne kadar ojeyi özlesem, kullananların ellerine bakıp iç geçirsem de bu rahatlığı değişmemeye kararlıyım. Bakalım ne kadar sürecek bu rahatlık sevdası?

Hayatımızdaki Kimyasallar

Hafta içinde maruz kaldığımız kimyasallar neler acaba diye sorunca şöyle bir liste çıkıyor karşıma:

Diş macunu: Bu konuya daha çözüm bulamadım, karbonata da hala geçemedim çünkü çok tuzlu, böğk. Doğada çözünür, organik diş macunu almıştım önceki aylarda ama bitti, zaten çok pahalıydı, bir daha da gidip alma fırsatım olmadı. Şimdi marketten alınmış çılgın malzemeli diş macununu kullanıyoruz ama bu durumdan memnun değilim.

Bulaşık deterjanı: Sirke ve arap sabunu işe yaramadı, cam yüzeylerde buğulu bir tabaka bıraktı bu sebeple acilen bulaşık yıkanması gereken bir gün markete uğrayıverdik ve tablet deterjan aldık. Yalan söyleyemeyeceğim, o kadar kirli görüntüden sonra parlak camlara rastlamak güzel bir duyguydu ama yediklerimizle temasa geçen onca tabak, bardak, çatal bıçağın kimyasallarla yıkanıyor olması beni hiç memnun etmiyor. Üstelik her tabletin minik poşetlerde olması (=gereksiz çöp) ayrı bir gıcıklık konusu. Tablet ya da toz doğada çözünür deterjanlar var ama bunlar genelde yurtdışından geliyor ve çok pahalı, başka çözümler arıyorum. Geçen gün bir mağazanın haberi vardı, Fatih’te açılmış sanırım, doğal deterjamlar vs. satılıyormuş ama linki kaybettim, ayrıca fiyatlarından da haberim yok. Belki burası bir çözüm olabilir.

Çamaşır deterjanı: Yurtdışındaki dönemleri saymazsak uzun zamandır poşetinde %100 bitkisel yağlardan yapıldığı yazan bebek deterjanı kullanıyoruz ve gayet de memnunuz. Hoş siyahları 30 derecede yıkayamıyoruz bu sebepten dolayı çünkü deterjan soğuk suda çok erimiyor ve siyahlarda leke yapıyor ama açık renklerde bir sıkıntı olmuyor, kokusu da güzel. Fakat poşetin üstündeki içindekiler kısmında istediğim gibi bir açıklama olmadığı için bu deterjanın içerdiklerinden emin olamıyorum. Doğal alternatifim kül suyu sanırım ama bununla uğraşamayacak kadar meşgulüm ne yazık ki.

Traş köpüğü: Kocamı sakallı olarak sevmek için bir sebep daha! İşe girdiğinden beri traşlar da sıklaştı tabi ve traş köpüğü aldık. İçinde ne var bakmadım ama eminim saçma sapan bir sürü şey vardır. Bildiğimiz sabun maalesef traş köpüğü yerine geçmedi, bu açıdan da çözümsüz kaldık. Doğal tarifler aldım ama zaman bulamadım yapmak için, bakalım…

Doğada %99 çözünen çeşitli temizlik malzemeleri: Karbonat, sirke vs. gibi malzemeleri desteklesin diye eve taşınırken bunlardan da aldık ama o kadar az kullanıyoruz ki bunları öyle duruyor hepsi dolapta. Gene de bunların işleri kolaylaştırdığını yadsıyamayacağım.

Yüz ve el kremi: Zurnanın zırt dediği yer burası benim için. Bu konuda da tarifler buldum ama gene uğraşmadım. Fair trade yapan ve hayvanlar üzerinde deney yapmayan mağazalardan alışveriş yapıp aldığım 2 tane kremim var. Şimdilik memnunum. Eskiden sırf süs olsun diye krem alırdım, sürmezsem aklıma bile gelmezdi ama yaş ilerledikçe yüzüme krem takviyesi gerekmeye başladı (göz kremi ise kullanmıyorum, bit kadar kremlere tonlarca para veremem). Ellerim ise kışın kötü oluyor, kremsiz duramıyorum. Bakalım zurna daha ne kadar çalacak?

Makyaj malzemesi: Bundan 3-4 sene önceye kadar türlü türlü makyaj malzemesi alırdım, kullanmasam bile o renk cümbüşü beni mest ederdi. Ama aldıklarım neyse ki sadece far ve rujla kısıtlı kalırdı. Fondöten düğünüm dışında hiç kullanmadım, kullanmayı da düşünmüyorum. Pudra da öyle. İkisi de ciltte tabaka gibi kalıyor, isterseniz en kalitelisini kullanın. Ama göz kalemi, far, ruj… işte onlara hayır diyemiyordum. Haydi fardan da vazgeçebilirim ama kalem ya da eyeliner çekmeden ve maskara sürmeden çıkınca eksik hissediyorum hala. Ruj ise çok seviyorum ama unuyorum, ya da bir kere sürsem de gün içinde yenilemek aklıma gelmiyor. Allık ise yeni keşfim, bunca sene soluk dururmuşum da haberim yokmuş, o allık ile bir anda değişebiliyorsunuz. Kısacası bunlar hala hayatımda. Evet o kadar az kullanıyorum ki hepsini, ekonomik olarak bana çok bir etkisi olmuyor ama madem öyle gidip doğallarından almak sanki en doğrusu. Bir kere al, parasını ver ama doğalından al…bu konuyla ilgilenip nerede satılıyor vs. araştırmam lazım. Ha tabi köyde, kırda olsam makyajın yüzüne bile bakmayacağım, gelsin geziler, doğal hayat, gitsin gereksiz malzemeler.

Güneş kremi: Beyaz olun ya da olmayın güneşin etkileri malum, kansere kadar yolu var fazla güneş ışınının. Erken buruşmak da cabası. Güneş kremi neyse ki hep kullandığım bir şey değil ama yazın gerektiğinde gayet en kimyasalından gidip alıyoruz. Yüz için kullandığım kremler koruma faktörlü olduğu için doğaya olan zararımı 1 eksiltiyorum gibi geliyor ama vücut kremi alınca denge bozuluyor tabi. Yazın ziyaretime gelen Amerikalı arkadaşım doğada çözünür krem kullanıyordu ama bunu kimbilir nereden almıştı. Bize de gelse dünyanın bir ucundan gelir. Acaba ne yapılabilir bu konuda, al sana araştıracak bir konu daha.

Kullanmadığımız kimyasallara gelince…sanırım evde sirke, karbonat, arap sabunu ile gül gibi geçinip gidiyoruz. Şimdiye kadar en ufak bir sorun olmadı. Eve kesinlikle banyo deterjanı, mutfak deterjanı, yok efendim yüzey temizleyici, cam temizleyici, ahşap/parke temizleyici vs. vs. vs. almıyoruz. Çamaşır suyunun ise yüzüne bakmıyoruz. Nefret! Şampuan, saç kremi, türlü çeşitli kozmetik ürünler de evimize artık girmiyor. Ellerimizi, saçlarımızı, tenimizi zeytinyağı sabunları, bittimlerle, lavantalı, günlük ağaçlı sabunlarla yıkıyoruz. Ev yapımı deodorantımızı seviyoruz, bir senedir dışarıdan deodorant almıyoruz ve artık o çılgın ve pahalı parfümlerden de kullanmıyoruz (parfüm konusu zaten başlı başına dert, o pahalı, güzel kokulu parfümlerin paketlerinde, şişelerinde içerik yazmak zorunda değil, insanlar da güzel kokmak adına türlü kimyasalı tenlerine sürüyorlar).

Bakalım listeden neleri eksiltebileceğiz bundan sonra.

Ev Halleri

Ben deterjan yemeyi sevmiyorum, ya siz?

Eşimin işi benim de tez çalışmam dolayısıyla İstanbul’a yerleşme kararı aldık ne yapacağımıza karar verene, yerleşecek arazi bulana kadar. İnsan kalabalıkta, şehir çılgınlığında, apartmanda, sokakta, yolda doğayı kolay unutuyor, ağaçları görmez, hayvanları duymaz oluyor. Pi’nin Hayatı adlı şirin romanda şehri elimize alıp sallasak içinden binlerce hayvanın çıkacağını söyler yazar. Gerçekten de doğa en ucube şehirde bile oradadır aslında ama görmekten yoksun gözlere görünmez. Görmek demek uğraşmak demek bir yandan. Belki de uğraşmaktan kaçtıkları için insanlar görmek de istemiyorlar. Görmek gerek ve gerekiyorsa uğraşmak.

Neye mi uğraşmak? O doğayı incitmemek için uğraşmak. Kolaya kaçmamak, doğru yolları aramak, sağduyuya yol açmak, akılla, mantıkla ve kalple yürütmek işleri.

Doğa deterjan sevmez. Teniniz de sevmez. Nasıl şişeden ağzınıza kimyasalları dökmüyorsanız, suya da, o suların ulaştığı ağaçlara, hayvanlara da o deterjanları göndermeyin!

Ev temizlemekle uğraşırken deterjanlarla köşe kapmaca oynuyorum resmen. Her yerdeler! Bilmem neresi için özel sıvı deterjan. Bilmem ne kokulu sabun. Delirmemek elde değil. Süper güç, muhteşem temizlik, çılgın hijyen… İnandıramıyorum kimseyi bunların bize gerekli olmadığına. Onlar olmadan da temizlik olabileceğine. Ya da diğerleri…ne farkeder can yakanın ne ya da kim olduğu?

Uğraşın, biraz daha zaman harcayın, biraz fazla yorulun ama doğayı unutmayın.

Evi tuttuktan sonra çılgın bir temizlik gerekti tabi, inadım inat kesinlikle garip deterjanlar sokmadım eve, şimdilik resimdekilerle idare ettik. Elma sirkesi baş tacı, bitkisel Arap sabunu da yoldaşı oldu. Karbonatı, aromatik yağları da unutmadım. Boraks ve çamaşır sodası ise olabilecek en iyi alternatiflerdi.

Deney

Kimyasal kullanımına karşıyım ama bu demek değildir ki bu karşıtlığımı hayatıma %100 geçirebiliyorum. Hayır elbette hala bazı şeyleri almak zorunda kaldığım olabiliyor. Neyse ki deodorant bu listeden çıktı ve artık deodorantımı kendim yapıyorum. Ama krem, diş macunu vs. gibi şeylerde hala dışarıya bağımlıyım (yepyeni ev yapımı denemelerle yakın zamanda karşınızda olacağım, bekleyin). Bu hoşlandığım bir durum değil ama şimdilik böyle. Tabi bu durumdayken dahi gene de doğaya en az zararlı ürünlere yönelmek gerektiğinin de farkındayım. İçinde belirli kimyasallar olmayan ürünler tercihim. Bir de tabi hayvanlar üzerinde deney yapılması konusu var. Elimizde şöyle bir liste var:
http://www.mediapeta.com/peta/PDF/companiesdotest.pdf
Uluslararası bir hayvan hakları kurulışu olan PETA’nın hazırladığı bu listede yok yok. Bildiğimiz birçok ürün (her ne kadar bu liste ABD’deki ürünleri içerse de) listede yer almış ve bunları Türkiye’de de kullanıyoruz. Kremler, sabunlar, losyonlar… bunları hayvanların derisine döküp, gözlerine damlatıp, midesine sokup deney yaptıklarını algılamak zor değil. Kutuların üstünde yazan göze kaçarsa suyla yıkayın, yemeyin, içmeyin gibi ibarelerin nasıl oluştuğunu, keşfedildiğini biraz düşünsek anlayabiliriz. Biz ölmeyelim diye hayvanlar ölüyor, sakat kalıyor, acı çekiyor. Listede garip ürünler de yok değil, örneğin pedler, yara bantları… Anlamıyorum hayvanın önce derisinde yara, kesik açıp, sonra bantla mı kapatıyorlar, ne yapıyorlar? ABD gibi ülkelerde tazminat davaları çok yüklü olabildiği için firmalar her şeyi düşünmek zorundalar. Örneğin gene listede olan bebek bezini hayvanlarda nasıl ve neden deneyebiliyorlar? Hayvanın ağzına sokup yutturuyorlar mı? Bebekler hasbelkader bezden bir parça yutarlarsa sonları ne olur diye görmek için böyle bir şey yapıyor olabilirler mi? Her şey ilerde tazminat davası açılmasın diye… Görüyorsunuz beynin ulaşabileceği düşüncelerin sınırı yok ama asıl insanın yapabileceği işkencenin sonu yok. Hayvanlarınsa sonu var. Ve bir seçimle o sonda sizin de desteğinizin olması an meselesi. Neyi seçeceğinize dikkat edin.

Doğal Doğum

Bilkent’te arkeoloji okumaya başladığımda ikinci sınıfı iple çekmiştim çünkü ders listesinde kültürel antropoloji dersi vardı ve benim o zamanlar tek amacım ileride bu konuya yönelmekti. Ders nitelik olarak taleplerimi karşılamamıştı ama dönem sonu izlediğimiz bir film antenlerimi fazlasıyla açmıstı. Belgeselin ne adını ne yönetmenini hatırlıyorum maalesef. Konu kimbilir neredeki bir kabilede yaşanan doğumdu. Önce hamile kadın ekrana giriyor, kendisi biraz sıkıntılı bir şekilde etrafta dolanıyor, bir süre sonra ise diğer kadınların yardımıyla doğuma başlıyordu. Ama ne doğum! Ayakta ıkınıyor, diğer kadınlar da arkasından, yanından sarılıyordu (sanki kadın boğuluyordu ve onlar da sırtından baskı yaparak onu kurtarmaya çalışıyor gibiydiler). Bir süre böyle itişme kakışma yaşanıyordu ve sonra bebek vırt diye çıkıp yere düşüyordu (kadın yere yakın çömelmiş pozisyondaydı son dakikalarda diye hatırlıyorum, böylece bebeğe bir şey olmuyordu). Tabi biz sevgili medeniyet denen tek dişi kalmış canavara inanmış öğrenciler bu sahneyi dehşetle izlemiştik!!! Ne de olsa doğum bize sadece ve sadece hastanede yapılan bir şey olarak öğretiliyordu.

Doğal yaşamla ilgili görüşlerim artmaya ve belli bir çerçeveye oturmaya başladığında ise doğumun aslında ne kadar saçma sapan bir metaya dönüştürüldüğünü görmeye başladım. Dünyanın en normal olayı olan doğum aslında kadınların elinden alınmış ve başkalarının himayesi altına girmişti. Kadınlar hamile kaldıklarını öğrendikleri anda kendilerini bir bilene teslim ediyor ve sonra her şeyi unutup ne denilirse yapıyorlardı. Yanlış anlaşılma olmasın, elbette sağlıklı bir hamilelik ve doğum için bu konuda bilgili bir insanın yardım ve desteğinin şart olduğuna inanıyorum fakat günümüzde doğuma verilen önemin çok farklı bir düzeye çekildiğini görüyorum. Eğer doğum bilmediğimiz, beceremeyeceğimiz bir şey olsaydı soyumuz çoktan tükenmişti! Evet hastaneler ve modern doğumhaneler kadınların ve bebeklerin yaşama şansını arttırdı, bu konuda gelinen gelişmeleri asla göz ardı edemem. Bundan seneler önce kadın ve bebek ölümleri çok fazlaydı. Fakat annelik de içgüdülerle yapılagelen, aile ve topluluk içinde doğal yollardan öğretilen bir şeydi. Şimdi ise kimse ne yapacağını bilmiyor, herkes etraftan ne duyduysa yapmaya çalışıyor, birilerinin gerekir kesin al dediği acayip eşyalara tonlarca para veriyor ve sonra da o bebeği doğanın ona verdiğini unutarak o bebekten olmadık şeyler yaratmaya çalışıyor. Aslında her şey çok basit olabilir!

Buraya nereden geldim…internette yüzlerce doğum videosu bulabilirsiniz, ben de bunlara bakıyordum, biraz garip ama bilgilendirici olabiliyor bunlar. İzlerken bir sürü düşünce döndü durdu kafamda…Bir sürü anne bu mucizevi olayı internete koymuş, doğum anını, annenin neler yaşadığını, bebeğin çıkışını ve ilk nefesini vs. izlemeniz (ve benim gibi duygusallığın tepe yaptığı bir insansanız, göz yaşı dökmeniz) çok mümkün. Bakıyorum da suda doğum gibi bize yeni görünen ve Türkiye’de sadece bir iki doktor tarafından uygulanan doğal doğum tekniği de ebeler tarafından sıkça yapılır olmuş Amerika’da. İnsanlar buldukları bir şişme havuzda ebe veya doktor (bazı örneklerde kadınlar hiç destek almıyor, sadece aile üyeleri ile çevrililer!) yardımı sayesinde evlerinin huzurlu bir köşesinde, etraflarında aileleri ile birlikte (erkekler de havuza giriyor bazılarında) doğumu gerçekleştiriyorlar. Çok ilginç deneyimler var ve herkesin yararlanabilmesi için de internete konmuşlar, ilgilenenlere öneriyorum.

Elbette komplikasyonlar ve sorunlar da olabilir; dünyada herkes şanslı olmayabiliyor ve doktor ile operasyon gereken durumlar da olabiliyor. Fakat böyle durumlarda bile annelerin doktordan bazı şeylerin daha doğal yapılmasını isteyebileceğini düşünüyorum. Örneğin izlediğim bir sezaryen videosunda operasyonun doğal doğuma benzemesi için ebe, doktor ve anestezi uzmanı ellerinden geleni yaptılar ve bunda da başarılı oldular (bebek karından normal doğumdaki gibi yavaş yavaş çıkartılıyor, anneyle hemen temas ettiriliyor, baba desteği alınıyor, vs.). Kısacası olayın, annenin doğumun ve kendisinin doğanın bir parçası olduğunu anlamasına ve etrafından da bunun bu şekilde algılanmasını istemesinde yattığını düşünüyorum.

Kahve Yoksa Greyfurt Yağı Var

Diğer blogumda bahsetmiştim, 3 aydır kahve içmiyorum. Ekolojik sebeplerden dolayı böyle bir ara verme sebebi duydum ve halimden çok memnunum açıkçası. Sabahları etraftan gelen o güzelim kahve kokusu da olmasa her şey yolunda! Bir iki haftadır ciddi şekilde ders çalışıyorum, buna kışın gelmesi de eklenince yorgunluk ve uykusuzluk belirtileri almaya başladım. Hele bir şey okurken gözlerim kapanıyor. Daha önce olsa hemen kahveye atlardım ama bu seçenekten de vazgeçince başka çözümler aramaya başladım ve Türkiye’deyken akıl edip gelirken çantama atıverdiğim greyfurt yağına sarıldım! Evet greyfurt yağı doğal bir uyarıcı. Kokusuyla anında sizi canlandırıp kendinize getiriyor. Sabah uyanmak mı istiyorsunuz, gözleriniz mi ağırlaşıyor, yorgun musunuz? Hemen bir pamuğa bir iki damla greyfurt yağı dökün ve koklamaya başlayın. Anında kendinize geldiğinizi göreceksiniz.

Tabi her aromatik yağda olduğu gibi bunda da kullanırken dikkatli olun; özellikle greyfurt, limon, portakal yağları ten üzerinde etkileşim yapabiliyor, bunları üzerinize sürüp güneşe çıkmaktan kaçının.

Doğal Bebek Bakımı

Henüz bebeğim yok ama etrafımda bebek sahibi olmaya başlayanların sağlık ve beslenme konusunda bilinçlenmesi için çaba sarfediyorum. Senelerdir aklıma takılan konulardan biri bebek bezlerinin etrafa verdiği zarar. Biliyorsunuz bebek bezleri tek kullanımlık ve kirlendiği anda çöpü boyluyor (bir bebeğin günde 6-7 kere altı değiştiriliyor yani bir o kadar bez çöpe gidiyor). Bu bezlerin yapılmasında plastik bazlı malzemeler kullanılıyor ve bunların doğada çözünmesi çok fazla zaman alıyor (beklenen süre 500 yıl). Tabi yapım aşamasında kullanılan malzemelerin bebeğe olan zararları da ayrı bir hikaye. Bebeğin tenine saatlerce, günlerce plastik ve benzeri malzemeler değiyor. Bu zararların farkına vardığım zaman ileride bebeğim olursa eskisi gibi kumaş bez kullanacağım, elimde de olsa yıkayacağım demiştim ama herkes o zaman bana gülmüştü. Bu devirde? Deli misin? Bebeğin olsun görürsün yıkıyor musun yıkamıyor musun? gibi…

Şimdi farkediyorum ki böyle düşünen tek ben değilmişim. Aslında kumaş bez bile bir sektöre dönüşmüş durumda ve piyasada birçok marka kumaş bez bulmak mümkün. Tabi bunların fiyatları ilk başta çok pahalı ama kullan-at bezlere göre uzun vadede çok hesaplılar. Yalnız kumaş bezlerin yıkanması da su kullanımı açısından doğaya zarar veriyor bu sebeple bu konuda da bilinçli olmak lazım. Bezler normal kıyafetler gibi kirli sepetinde bekletilecek şeyler değil, her gün evde koku olmasını engellemek için yıkamak gerek bunları. Bu konuda daha fazla araştırma yapmak istiyorum, insanların bulduğu çözümler neler merak ettim.

Bir de emzik konusu var. Biliyorsunuz rengarenk emzikler bebek mağazalarını süslüyor, her tür boy ve tür emzik bulmak mümkün. Avrupa’da olduğum süre içinde birçok bebekte çirkin, kahverengi emzikler gördüm. Meğer bunlar saf kauçuktan yapılıyormuş ve bizim gördüğümüz plastik emziklerin aksine bebeğe zararı yokmuş. Sağlığın güzellikle, renkli emziklerle olmayacağını annelerin anlaması lazım. Bebeklerin saatlerce ağızlarından emzikleri çıkarmadıkları düşünülürse bu kauçuk konusunu düşünmekte fayda var.

Ufak bir hatırlatma da bebeklerin yıkanması için. Daha önce de yazdığım gibi ben sampuan vs. gibi ürünler kullanmıyorum ve sabunu tercih ediyorum. Küçük bebeklerin tenleri hassas olduğu için piyasada bulunan sabunlar onlara uygun olmayabilir ama tabi eskiden insanlar bebekler için de sabun kullanıyorlardı bunu unutmamak lazım, illa yeni arayışlara girmek bana çok saçma geliyor. Bebeklere en uygun sabunun keçi sütünden yapılan sabun olduğu söyleniyor, buna ilave olarak eşek sütünden yapılan sabunlar da gördüm gezilerim sırasında. Süt yumuşatıcı etkisiyle tene zarar vermiyor ve bebekler süt gibi kokmaya devam ediyorlar. Bebek şampuanı, bakım ürünü diye satılan ürünlerin aslında ne kadar sağlıklı olduğunu da sorgulamak lazım.

Bu arada görüşlerine katıldığım bir annenin blogunu da vermek istiyorum burada, doğal bebek bakımı hakkında birçok biligi bulabilirsiniz.
Öykü’den Hikayeler

Lavanta

Lavantaya aşığım ben. Rengine, kokusuna bitiyorum, lavanta gördükçe ölüyorum hazzımdan. Öyle çarptı ki beni bu çiçek.
Lavanta kokulu çarşaflar var anılarımda bir yerlerde. Temiz, bembeyaz çarşaflar kanat kanat açılıp serildikçe yataklara lavanta kokusu geliyor burnuma. Nerede o anılar? Ne zamana ait?
Tarlalarda da seriliyor çarşaf gibi, mor bir uyku gelmiş toprağa yatmış. Öyle bir rengi var ki lavantanın ağlayacak gibi oluyorum.
Aşk-ı nebat.
Nerede bir lavanta çiçeği görsem okşamak istiyorum onu, kokusuyla da ellerimi yıkamak, yunmak. İçimde serin serin gezinsin istiyorum kokusu.

Lavanta kalbimde böyle yaşarken tenimde başka türlü harikalar yaratıyor. Migrenim var 2-3 senedir, genetik diye düşünüyorum çünkü annemde de var ve o da 20li yaşlarında tanışmış bu illetle. Önce ilaç kullandım ama migren ilaç da dinlemiyor ki, ağrı başlamadan alırsanız belki işe yarar diyorlar ama bir kere başladıysa yapacak bir şey yok. Hem ilaç kullanmak da istemiyorum, kimyasallardan uzak durmaya çalışıyorum. İşte ne yapsam ne yapsam diye düşündüğüm sırada lavanta yağı ile tanıştım. Bir iki damlasını şakaklarıma, bir iki damlasını elimde baş parmağım ile işaret parmağım arasında kalan yere (baş ağrılarıyla ilgili olduğuna inanılan nokta) damlatıp masaj yapmaya başladım. Bazen alnıma ve enseme de masaj yapıyorum. Genelde yarım saat sonra ağrıdan eser kalmıyor, hatta bir keresinde 5-10 dakika sonra rahatlamıştım. Tabi bunları yaparken stressiz, sakin bir ortamda bulunmak da önemli. Zaten migrenin bence en büyük tetikleyicisi stres ve bundan yeteri kadar uzakta kalmak gerekiyor. Lavanta yağına bu kadar alışmışken bir gün regl ağrılarım için de bunu denemeye karar verdim ve aynı sonucu gene yaşadım. Deli gibi çığlık atan iç organlarım sakinleşti, sustu! Fakat karnın altına masaj yağı ile masaj yapılmaması gerektiğine dair bir iki şey duyduğum için ne kadar doğru bir şey yaptım bilmiyorum ama seyreltilmiş yağ kullandığım için sorun olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçek, seyreltilmemiş yağlar kullanıyorsanız onları taşıyıcı yağlarla seyreltmelisiniz. Her şeyin fazlası zarar.

Lavanta yağının başka yararları da var tabi, aslında çiçek en çok kullanılan ve en sevilen aromaterapi yağlarından ve yan etkisi de fazla yok. Ama tabi allerjik bir bünyeniz olabilir ya da lavantaya karşı vücudunuz anlayışsız olabilir o yüzden kullanmadan önce bir bilene danışmanızı öneriyorum. Geçtiğimiz senelerde yapılan bir araştırma lavanta yağı kullanımının erkek çocuklarda göğüs büyümesine yol açtığını (kullanım bırakılınca etkisi geçmiş) ortaya sunmuş, konu hala tartışılıyor ama dikkatli olmakta fayda var. İyileşeceğiz derken sağlımızdan hepten olmayalım.

Diğer kullanımlara gelirsek…lavanta yağının sakinleştirici etkisinden yararlanmak için yağı yastığınıza-yatağınıza (ya da leke olur derseniz bir pamuğa damlatıp) damlatabilirsiniz ve daha rahat uykuya dalabilirsiniz. Evde yapacağınız temizlik malzemelerine (bunlar hakkında kısa bir zaman sonra yazacağım) bir iki damla koyabilirsiniz ve eviniz mis gibi kokabilir temizlik sonrası.

Lavantanın bir de gül gibi suyu da yapılıyor. Bizim ülkemizde çok yok ama özellikle Fransa’da çok popüler bir tonik türü. Ama gülsuyu gibi şahane bir ürün varken bence bunu aramaya da çok lüzum yok.

Lavantanın gene bizde pek bilinmeyen bir kullanımı da mutfakta. Yemeklere aroma vermesi için konuyor. Bir gün lavantalı crem brulé tarifi görmüştüm ve sevinçten şoka girmiştim. Hala denemedim bilmiyorum, zaten crem brulé hemen bulunabilecek bir tatlı değil. Ama Cafe Fernando‘da lavantalı sütlaç tarifi var, merak ederseniz oraya bakmanızı tavsiye ediyorum, çok güzel görünüyor.

Cézanne’dan Saignon Lavanta Tarlaları

Doğal Güzellik İçin Manifesto

İnanın o kadar koşturmacanın, valiz açıp toplamanın,metrolarda, tren garlarında, otobüs terminallerinde oradan oraya gitmenin ardından insanın kapağı bulduğu eve atması çok güzel! Göçebelik 2 haftada bedenime “biraz dinlen bakalım” dedirtti. Bütün bunların üstüne düşünceler peşimi bırakmıyor. Her saniye ne olacağız, nerede ne yapacağız, nereye yerleşeceğiz, ev kuracak mıyız, nasıl çalışacağız, istediğimiz çiftliği yaratabilecek miyiz soruları beni dürtüyor, çimdikliyor. Avrupa’yı gezerken düşünülecek en son şeyler değil mi? Ama düşünmeden duramıyor ki insan. Eninde sonunda bu okul halleri bitecek ve sonrası için plan değil belki ama yol haritaları çıkartmam gerekiyor. Kalbimdekiler fosforlu kalemlerle çizili ve kırmızı yuvarlaklar içine çoktan alınmış  ama beynimdekiler çizik çizik giden yollardan ibaret.

Aslında bu yazının konusu başka şeyler olacaktı ama düşünce akışıma kapıldım gitti. Sizin anlayacağınız ayaklarımı yere koyasım var.

Ama şimdilik buradayım ve gözlemlerimi sizle paylaşmaya devam ediyorum.

Size bir soru. Fransa’da olduğunuzu nasıl anlarsınız?

1) Herkes sabahın altısında bile, metroda işe giderken, yolda yürürken vs. kitap okur.

2)Kadınların %90’ı güzel giyinir.

3)Erkeklerin %90’ı boyunlarına atkı, fular vs. bağlar.

4)Her yerde köpek kakası vardır.

5)Yemek yemek şakaya gelmeyecek bir ritüeldir.

Ve işte bizi en çok ilgilendiren konu: Kozmetik merakı almış başını gitmiştir.

Evet Fransa kozmetiğin ve kişisel bakım ürünlerinin ana vatanı. Eczaneye ya da süpermarkete girmek -eğer küçük plastik şişelere, kutulara ve tüplere karşı bağışıklığınız yoksa- cebinizi dışarıda bırakmakla sonuçlanabilir. Her yerde sizi ne kadar gençleştireceğini söyleyen krem reklamları, saçınızı okşayacak, sevecek ve yumuşatacak şampuan markaları, bacağınızdaki çatlaktan, elinizdeki lekeye her “soruna” el atmaya hazır bekleyen formüller, kapsül kapsül alınacak teninize nefes aldıracak kürler beklemektedir. Ve insanlar deli gibi alışveriş yaparlar. Kozmetik reyonları dolup taşar, eczanelerde kozmetik uzmanlarına gerek duyulur, raflar ve dolaplar plastik, renkli ve güzel kokulu paketlerle süslenir. Tanıdık mı geldi? Evet hepimiz bu yolun yolcusuyuz. Türkiye de kozmetik sektörünün gösterişli yollarında hızla ilerliyor.

Ne yalan söyleyeyim ben de kozmetik delisiydim. Çok erken yaşlardan itibaren elime geçen her tür güzel kokulu kremi, bakım ürününü, makyaj malzemesini denedim. Şimdi anlıyorum ki çoğuna, belki de hiçbirine ihtiyacım yokmuş. İşe de yarar değildi ki aldıklarım. Üzerinde yazanlar hiçbir zaman doğru çıkmazdı.

Şimdi de görüyorum kadınları… giden gençliklerini, sevemedikleri bedenlerini çılgın paralar vererek düzeltmeye çalışıyorlar. Aslında amaç ne biliyor musunuz? Düzeltmek değil sevdirmek. Kendi sevmedikleri bedenlerini dışarıya sevdirmek. Oysa kadın önce kendi sevmeli en pürüzlü kenarlarını, en kuytuda kalan kıvrımlarını, her birinde bir anı taşıdıkları çiziklerini. Sarmalı buruşmış elleriyle bedenini, saçını okşamalı, kalbini gençleştirmeli nefes aldırmak için tenine. Çocuğuna, sevgilisine, dostuna, anasına, babasına ve en önemlisi kendine adadığı bütün buruşuklukları, çizgileri, kaz ayaklarını, çatlakları onamalı onarmak yerine. Ve gerektiğinde de doğadan yardım almalı, en bilgeden, en yüceden. İsimlere değil suya, güneşe bakmalı, reklamları değil bitkileri ve hayvanları dinlemeli. Ve de dinlenmeli. Bütün bu koşuşturmacanın sonunda ona kalan yorgun ama gururlu bedenini formüllerle beslemek yerine huzurla dinlendirmeli.

Ben kendim bir adım attım ve sizinle paylaştım. Artık kozmetikten kurtulmanın yollarını arıyorum, sizin de yardımınızı, paylaşımınızı bekliyorum. Kolay değil evet, güzel şişelere, renkli kutulara hayır demek. Ama en azından azaltmakla başlasın, küçük adımlarla, sadeleşmekle, bir taneyle. Kullanılmayıp kuruyanlardan çatlayanlarda, 2 alana 1 bedavalardan, tüpün dibinde, kutunun içinde kokan, bozulanlardan, sırf güzel diye alınananlardan uzaklaşmaya, azaltmaya, azalmaya, özümüzü bulmaya.

Şu Sabun Meselesi

Ben şampuan kullanmıyorum! Evet doğru duydunuz. Şampuan yok. Arada sabunsuz kalıp şampuanın rahatlığından yararlandığım 3-5 gün olmuştur ama 3 seneden fazla oldu şampuan satın almayalı…

Aslında diyebilirim ki doğa için attığım ilk gerçek adım bu oldu. Bir gün geldi ve yeter artık deyip şampuan kullanmamaya karar verdim. Sonrası ise hala süren bir deneme-yanılma macerası. Her şey ilk adımı atabilmekle, egodan, konfordan şundan bundan başladı.  Bana ne derler, deli mi sayılacağım, garip mi kokacak, bu devirde hala sabun mu yok artık diyecekler mi… bu soruları görmezden geldim.

Saçlarım her zaman önemli oldu. Boyadım, boyattım, stres oldum kestirdim, hayata küstüm makaslattım, kendimi sevdim uzattım, kıvırdım, düzlettim, kısacası duygularımı saçımdan aktardım hep. Şampuan ise kimi zaman bilinçli olarak seçtiğim kimi zamansa rahatlığından dolayı tercih ettiğim bir üründü. Ama hep vardı.

Çocukken yaz tatillerimi anneannemde geçirirdim. Kendisi her şeyin doğalını kullanan bir kadındı. Beni de sabunla yıkardı. Kudururdum saçlarıma sabun değince. Alışmıştım tabi kendi ailemde şampuanın yumuşaklığına… bu yüzden hiç sevmezdim tatillerin sabun kısmını.

Şimdi sabun peşinde koşuyorum.

Sabuna ilk geçişim evde buluverdiğim bir zeytinyağı sabunuyla oldu. Elime geçirdiğim ilk sabunla saçlarımı yıkadım ve saçlarımın kuruduktan sonra kalıp gibi kalmasına şok olarak baktım. Sabun çok kötüydü! Şampuan çok ciciydi. Ama yılmadım. Hayata bakış açınızı güzellikten (bu kelime yerine her şeyi koyabilirsiniz, para, konfor…) önce doğa sevgisi yönetmeye başladıktan sonra beyninizdeki mızmız sesleri susturmayı başarabiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım. Doğa mı saçlarım mı? Lafı bile olmaz.

Seneler içinde her tür sabunu denemeye çalıştım.  Piyasadaki zeytinyağı sabunlarının çoğuna el attım, Ege’den yollardan alınmış sabunları saçlarıma tattırdım, defneli, ısırganlı, kükürtlü…Hepsi farklı bir etki bıraktı, kimi sert yaptı, kimi yumuşak, saçlarımı kremli gibi hissettiğim de oldu. Gerçek zeytinyağı sabunu kirli beyaz/krem rengi olur diyorlar, onları denedim hevesle. Bitecekler diye korktum, çünkü uzun yoldan gelmişlerdi. Yeşilleri de sevdim ama, en çabuk onlara ulaşabiliyordum çünkü. Geçen zaman içinde pratikliğe de önem vermeye başladığım için çabuk ulaşılabilirlik de kriter oldu. Ne de olsa yeşil sabunlar her yerdeydi.

Bittim sabununu duydum sonra, Norveç’e kadar geldi kalıp kalıp yeşil bittimler. Bayıldım, bayıldım, bayıldım. Kokusu da kıvamı da saçlarımı coşturdu.

Norveç’te keçi sütü sabununa rastladım, ona da bayıldım, eridim sevinçten. Yumuşacıktı, kokusu da çok güzeldi. Süt gibiydi gerçekten.

Bu sabunları alırken tek tercihim vardı: İçlerinde garip garip kimyasalar olmasın. Paketlerdeki yazıları iyice okudum, nedir ne değildir öğrenmeye çalıştım.

Sert saçlar meselesine gelince. Elma sirkesini keşfetmemle birsorun daha çözüldü. Sirke diyince herkes yüzünü buruşturuyor. İnanın ben de öyleyim. Hele üzüm sirkesinin bir damlası bile salata yemememe yol açabilir. Ama elma sirkesi öyle değil. Düşündüğünüz gibi koku da bırakmıyor. Suyla temas ettikten sonra kokusu uçup gidiyor. Saçlar ise yumuşacık kalıyor sabundan sonra. Kısacası formul şu: sabun + elma sirkesi!

Peki ya sonuç? Çocukken saçlarım kıvır kıvırmış. Ama kesile kesile düzleşmiş. Boya vs. derken cılızlaşmış hepsi. Şimdi ise gene kıvrıldılar, hacimliler ve sanırım mutlular. Evet eskisi gibi kremli şampuanlı oldukları zamanki kadar yumuşak değiller ama zaman geçip sabunlara alıştıkça 3 sene önceki gibi sert de olmuyorlar artık. Saçlarım ve ben doğayı seviyoruz.