Lavanta

Lavantaya aşığım ben. Rengine, kokusuna bitiyorum, lavanta gördükçe ölüyorum hazzımdan. Öyle çarptı ki beni bu çiçek.
Lavanta kokulu çarşaflar var anılarımda bir yerlerde. Temiz, bembeyaz çarşaflar kanat kanat açılıp serildikçe yataklara lavanta kokusu geliyor burnuma. Nerede o anılar? Ne zamana ait?
Tarlalarda da seriliyor çarşaf gibi, mor bir uyku gelmiş toprağa yatmış. Öyle bir rengi var ki lavantanın ağlayacak gibi oluyorum.
Aşk-ı nebat.
Nerede bir lavanta çiçeği görsem okşamak istiyorum onu, kokusuyla da ellerimi yıkamak, yunmak. İçimde serin serin gezinsin istiyorum kokusu.

Lavanta kalbimde böyle yaşarken tenimde başka türlü harikalar yaratıyor. Migrenim var 2-3 senedir, genetik diye düşünüyorum çünkü annemde de var ve o da 20li yaşlarında tanışmış bu illetle. Önce ilaç kullandım ama migren ilaç da dinlemiyor ki, ağrı başlamadan alırsanız belki işe yarar diyorlar ama bir kere başladıysa yapacak bir şey yok. Hem ilaç kullanmak da istemiyorum, kimyasallardan uzak durmaya çalışıyorum. İşte ne yapsam ne yapsam diye düşündüğüm sırada lavanta yağı ile tanıştım. Bir iki damlasını şakaklarıma, bir iki damlasını elimde baş parmağım ile işaret parmağım arasında kalan yere (baş ağrılarıyla ilgili olduğuna inanılan nokta) damlatıp masaj yapmaya başladım. Bazen alnıma ve enseme de masaj yapıyorum. Genelde yarım saat sonra ağrıdan eser kalmıyor, hatta bir keresinde 5-10 dakika sonra rahatlamıştım. Tabi bunları yaparken stressiz, sakin bir ortamda bulunmak da önemli. Zaten migrenin bence en büyük tetikleyicisi stres ve bundan yeteri kadar uzakta kalmak gerekiyor. Lavanta yağına bu kadar alışmışken bir gün regl ağrılarım için de bunu denemeye karar verdim ve aynı sonucu gene yaşadım. Deli gibi çığlık atan iç organlarım sakinleşti, sustu! Fakat karnın altına masaj yağı ile masaj yapılmaması gerektiğine dair bir iki şey duyduğum için ne kadar doğru bir şey yaptım bilmiyorum ama seyreltilmiş yağ kullandığım için sorun olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçek, seyreltilmemiş yağlar kullanıyorsanız onları taşıyıcı yağlarla seyreltmelisiniz. Her şeyin fazlası zarar.

Lavanta yağının başka yararları da var tabi, aslında çiçek en çok kullanılan ve en sevilen aromaterapi yağlarından ve yan etkisi de fazla yok. Ama tabi allerjik bir bünyeniz olabilir ya da lavantaya karşı vücudunuz anlayışsız olabilir o yüzden kullanmadan önce bir bilene danışmanızı öneriyorum. Geçtiğimiz senelerde yapılan bir araştırma lavanta yağı kullanımının erkek çocuklarda göğüs büyümesine yol açtığını (kullanım bırakılınca etkisi geçmiş) ortaya sunmuş, konu hala tartışılıyor ama dikkatli olmakta fayda var. İyileşeceğiz derken sağlımızdan hepten olmayalım.

Diğer kullanımlara gelirsek…lavanta yağının sakinleştirici etkisinden yararlanmak için yağı yastığınıza-yatağınıza (ya da leke olur derseniz bir pamuğa damlatıp) damlatabilirsiniz ve daha rahat uykuya dalabilirsiniz. Evde yapacağınız temizlik malzemelerine (bunlar hakkında kısa bir zaman sonra yazacağım) bir iki damla koyabilirsiniz ve eviniz mis gibi kokabilir temizlik sonrası.

Lavantanın bir de gül gibi suyu da yapılıyor. Bizim ülkemizde çok yok ama özellikle Fransa’da çok popüler bir tonik türü. Ama gülsuyu gibi şahane bir ürün varken bence bunu aramaya da çok lüzum yok.

Lavantanın gene bizde pek bilinmeyen bir kullanımı da mutfakta. Yemeklere aroma vermesi için konuyor. Bir gün lavantalı crem brulé tarifi görmüştüm ve sevinçten şoka girmiştim. Hala denemedim bilmiyorum, zaten crem brulé hemen bulunabilecek bir tatlı değil. Ama Cafe Fernando‘da lavantalı sütlaç tarifi var, merak ederseniz oraya bakmanızı tavsiye ediyorum, çok güzel görünüyor.

Cézanne’dan Saignon Lavanta Tarlaları

Reklamlar

Doğal Güzellik İçin Manifesto

İnanın o kadar koşturmacanın, valiz açıp toplamanın,metrolarda, tren garlarında, otobüs terminallerinde oradan oraya gitmenin ardından insanın kapağı bulduğu eve atması çok güzel! Göçebelik 2 haftada bedenime “biraz dinlen bakalım” dedirtti. Bütün bunların üstüne düşünceler peşimi bırakmıyor. Her saniye ne olacağız, nerede ne yapacağız, nereye yerleşeceğiz, ev kuracak mıyız, nasıl çalışacağız, istediğimiz çiftliği yaratabilecek miyiz soruları beni dürtüyor, çimdikliyor. Avrupa’yı gezerken düşünülecek en son şeyler değil mi? Ama düşünmeden duramıyor ki insan. Eninde sonunda bu okul halleri bitecek ve sonrası için plan değil belki ama yol haritaları çıkartmam gerekiyor. Kalbimdekiler fosforlu kalemlerle çizili ve kırmızı yuvarlaklar içine çoktan alınmış  ama beynimdekiler çizik çizik giden yollardan ibaret.

Aslında bu yazının konusu başka şeyler olacaktı ama düşünce akışıma kapıldım gitti. Sizin anlayacağınız ayaklarımı yere koyasım var.

Ama şimdilik buradayım ve gözlemlerimi sizle paylaşmaya devam ediyorum.

Size bir soru. Fransa’da olduğunuzu nasıl anlarsınız?

1) Herkes sabahın altısında bile, metroda işe giderken, yolda yürürken vs. kitap okur.

2)Kadınların %90’ı güzel giyinir.

3)Erkeklerin %90’ı boyunlarına atkı, fular vs. bağlar.

4)Her yerde köpek kakası vardır.

5)Yemek yemek şakaya gelmeyecek bir ritüeldir.

Ve işte bizi en çok ilgilendiren konu: Kozmetik merakı almış başını gitmiştir.

Evet Fransa kozmetiğin ve kişisel bakım ürünlerinin ana vatanı. Eczaneye ya da süpermarkete girmek -eğer küçük plastik şişelere, kutulara ve tüplere karşı bağışıklığınız yoksa- cebinizi dışarıda bırakmakla sonuçlanabilir. Her yerde sizi ne kadar gençleştireceğini söyleyen krem reklamları, saçınızı okşayacak, sevecek ve yumuşatacak şampuan markaları, bacağınızdaki çatlaktan, elinizdeki lekeye her “soruna” el atmaya hazır bekleyen formüller, kapsül kapsül alınacak teninize nefes aldıracak kürler beklemektedir. Ve insanlar deli gibi alışveriş yaparlar. Kozmetik reyonları dolup taşar, eczanelerde kozmetik uzmanlarına gerek duyulur, raflar ve dolaplar plastik, renkli ve güzel kokulu paketlerle süslenir. Tanıdık mı geldi? Evet hepimiz bu yolun yolcusuyuz. Türkiye de kozmetik sektörünün gösterişli yollarında hızla ilerliyor.

Ne yalan söyleyeyim ben de kozmetik delisiydim. Çok erken yaşlardan itibaren elime geçen her tür güzel kokulu kremi, bakım ürününü, makyaj malzemesini denedim. Şimdi anlıyorum ki çoğuna, belki de hiçbirine ihtiyacım yokmuş. İşe de yarar değildi ki aldıklarım. Üzerinde yazanlar hiçbir zaman doğru çıkmazdı.

Şimdi de görüyorum kadınları… giden gençliklerini, sevemedikleri bedenlerini çılgın paralar vererek düzeltmeye çalışıyorlar. Aslında amaç ne biliyor musunuz? Düzeltmek değil sevdirmek. Kendi sevmedikleri bedenlerini dışarıya sevdirmek. Oysa kadın önce kendi sevmeli en pürüzlü kenarlarını, en kuytuda kalan kıvrımlarını, her birinde bir anı taşıdıkları çiziklerini. Sarmalı buruşmış elleriyle bedenini, saçını okşamalı, kalbini gençleştirmeli nefes aldırmak için tenine. Çocuğuna, sevgilisine, dostuna, anasına, babasına ve en önemlisi kendine adadığı bütün buruşuklukları, çizgileri, kaz ayaklarını, çatlakları onamalı onarmak yerine. Ve gerektiğinde de doğadan yardım almalı, en bilgeden, en yüceden. İsimlere değil suya, güneşe bakmalı, reklamları değil bitkileri ve hayvanları dinlemeli. Ve de dinlenmeli. Bütün bu koşuşturmacanın sonunda ona kalan yorgun ama gururlu bedenini formüllerle beslemek yerine huzurla dinlendirmeli.

Ben kendim bir adım attım ve sizinle paylaştım. Artık kozmetikten kurtulmanın yollarını arıyorum, sizin de yardımınızı, paylaşımınızı bekliyorum. Kolay değil evet, güzel şişelere, renkli kutulara hayır demek. Ama en azından azaltmakla başlasın, küçük adımlarla, sadeleşmekle, bir taneyle. Kullanılmayıp kuruyanlardan çatlayanlarda, 2 alana 1 bedavalardan, tüpün dibinde, kutunun içinde kokan, bozulanlardan, sırf güzel diye alınananlardan uzaklaşmaya, azaltmaya, azalmaya, özümüzü bulmaya.

Şu Sabun Meselesi

Ben şampuan kullanmıyorum! Evet doğru duydunuz. Şampuan yok. Arada sabunsuz kalıp şampuanın rahatlığından yararlandığım 3-5 gün olmuştur ama 3 seneden fazla oldu şampuan satın almayalı…

Aslında diyebilirim ki doğa için attığım ilk gerçek adım bu oldu. Bir gün geldi ve yeter artık deyip şampuan kullanmamaya karar verdim. Sonrası ise hala süren bir deneme-yanılma macerası. Her şey ilk adımı atabilmekle, egodan, konfordan şundan bundan başladı.  Bana ne derler, deli mi sayılacağım, garip mi kokacak, bu devirde hala sabun mu yok artık diyecekler mi… bu soruları görmezden geldim.

Saçlarım her zaman önemli oldu. Boyadım, boyattım, stres oldum kestirdim, hayata küstüm makaslattım, kendimi sevdim uzattım, kıvırdım, düzlettim, kısacası duygularımı saçımdan aktardım hep. Şampuan ise kimi zaman bilinçli olarak seçtiğim kimi zamansa rahatlığından dolayı tercih ettiğim bir üründü. Ama hep vardı.

Çocukken yaz tatillerimi anneannemde geçirirdim. Kendisi her şeyin doğalını kullanan bir kadındı. Beni de sabunla yıkardı. Kudururdum saçlarıma sabun değince. Alışmıştım tabi kendi ailemde şampuanın yumuşaklığına… bu yüzden hiç sevmezdim tatillerin sabun kısmını.

Şimdi sabun peşinde koşuyorum.

Sabuna ilk geçişim evde buluverdiğim bir zeytinyağı sabunuyla oldu. Elime geçirdiğim ilk sabunla saçlarımı yıkadım ve saçlarımın kuruduktan sonra kalıp gibi kalmasına şok olarak baktım. Sabun çok kötüydü! Şampuan çok ciciydi. Ama yılmadım. Hayata bakış açınızı güzellikten (bu kelime yerine her şeyi koyabilirsiniz, para, konfor…) önce doğa sevgisi yönetmeye başladıktan sonra beyninizdeki mızmız sesleri susturmayı başarabiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım. Doğa mı saçlarım mı? Lafı bile olmaz.

Seneler içinde her tür sabunu denemeye çalıştım.  Piyasadaki zeytinyağı sabunlarının çoğuna el attım, Ege’den yollardan alınmış sabunları saçlarıma tattırdım, defneli, ısırganlı, kükürtlü…Hepsi farklı bir etki bıraktı, kimi sert yaptı, kimi yumuşak, saçlarımı kremli gibi hissettiğim de oldu. Gerçek zeytinyağı sabunu kirli beyaz/krem rengi olur diyorlar, onları denedim hevesle. Bitecekler diye korktum, çünkü uzun yoldan gelmişlerdi. Yeşilleri de sevdim ama, en çabuk onlara ulaşabiliyordum çünkü. Geçen zaman içinde pratikliğe de önem vermeye başladığım için çabuk ulaşılabilirlik de kriter oldu. Ne de olsa yeşil sabunlar her yerdeydi.

Bittim sabununu duydum sonra, Norveç’e kadar geldi kalıp kalıp yeşil bittimler. Bayıldım, bayıldım, bayıldım. Kokusu da kıvamı da saçlarımı coşturdu.

Norveç’te keçi sütü sabununa rastladım, ona da bayıldım, eridim sevinçten. Yumuşacıktı, kokusu da çok güzeldi. Süt gibiydi gerçekten.

Bu sabunları alırken tek tercihim vardı: İçlerinde garip garip kimyasalar olmasın. Paketlerdeki yazıları iyice okudum, nedir ne değildir öğrenmeye çalıştım.

Sert saçlar meselesine gelince. Elma sirkesini keşfetmemle birsorun daha çözüldü. Sirke diyince herkes yüzünü buruşturuyor. İnanın ben de öyleyim. Hele üzüm sirkesinin bir damlası bile salata yemememe yol açabilir. Ama elma sirkesi öyle değil. Düşündüğünüz gibi koku da bırakmıyor. Suyla temas ettikten sonra kokusu uçup gidiyor. Saçlar ise yumuşacık kalıyor sabundan sonra. Kısacası formul şu: sabun + elma sirkesi!

Peki ya sonuç? Çocukken saçlarım kıvır kıvırmış. Ama kesile kesile düzleşmiş. Boya vs. derken cılızlaşmış hepsi. Şimdi ise gene kıvrıldılar, hacimliler ve sanırım mutlular. Evet eskisi gibi kremli şampuanlı oldukları zamanki kadar yumuşak değiller ama zaman geçip sabunlara alıştıkça 3 sene önceki gibi sert de olmuyorlar artık. Saçlarım ve ben doğayı seviyoruz.