Bakın Ne Buldum

Anneannem de babaannem de ebediyete giderlerken bana inanılmaz eşyalar bıraktılar; hepsi o kadar güzel ve şirin ki, iyi ki birçok şeye atılmasın diye el koydum diyorum. Kumaş yığınından çıkanlardan biri de bunlar, el bezi ya da tutacak, belki de bardak altlığı olarak kullanıldılar, ben çok hatırlamıyorum. Çok şirinler ve renklerine bayıldım!

Ev Halleri 2 ya da L-koltuğun Anlam(sızlığ)ı

Eve yavaş yavaş eşya alıp, zamanla o evi düzenlemek kadar güzeli yok. Eskiden öyleymiş ama şimdi her şey gibi bu da unutulan bir tat olarak kalmış. Ev kuran yeni neslin hafızası yok gibi geliyor bana bazen. Eskiyi görmüyorlar, eskiyi duymuyorlar.

80lere denk gelen çocukluğum ülkenin değişimine de ayna oldu sanki. Küçük mutluluklarla büyüyen çocuk neslimiz bir anda her şeyin dünya ile aynı anda bizlere de ulaştığı bir gençliğe dönüşüverdi. Her şeyi parasını verip alabiliyoruz artık. Her talebe uygun bir şey var! Ama tat yok, anı yok.

Anısız ev sevmiyorum ben. Hafif toz tutmuş anıların var olmadığı evlere giresim gelmiyor. Şimdi moda olan her şeye bir anda sahip olmak ya, evler de bundan nasibini alıyor. Herkesin evi aynı, herkesin dekorasyonu, mobilyası aynı tarz. Aynı ruhsuz renkler aynı ruhsuz dizaynlar ile birlik oluyor ve evleri süslüyor.

Apartmanlara dışarıdan baksak, her ışıklı karede aynı eşyaları görebiliriz. Evlere giriyorsunuz: beyaz ve illa ki L şeklinde bir parça içeren koltuk takımı, çeşitli geometrik desenlerle kaplı halılar, kocaman bir TV ile onun içine konduğu TV ünitesi, boş boş raflar, çekmeceler, duvarda ünlü ama hangi ressama ait olduğu bile bilinmeyen bir resmin bir kopyası, köşede kimsenin konuşmadığı bir çiçek, kitapsız kitaplıklar, oradan buradan gelmiş gereksiz binlerce eşya. Ve sessizlik! Bu evlerde üstünüze yemek kokusu değil sessizlik siniyor! Kabus. İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? İnsanlar bu evleri yapabilmek için borç alıyorlar, kredi çekiyorlar…Binlerce borç içinde binler değerinde mutsuzluk.

Tabi bu evlerde yaşayan insanlar da birbirine benziyorlar! Hafta içi sevmedikleri işlerde çalışıp, akşamları sevmedikleri evlerine dönüyorlar, haftasonları ise sevmedikleri eşyaları almak için AVMlere koşuyorlar.

Bunlara direnmek için çok uğraş veriyorum. Ev demek yurt demek, ocak demek her şeyden önce benim için. İnsan evine girdiğinde karnaval başlamalı etrafında, renkler, sesler dans etmeli duvarlarda, yansımalı insanın yüzüne. Kendinizi size huzur verecek kadar sakin ama dans ettirmeye başlayacak kadar da canlı bir evde bulmalısınız o kapıdan girdiğinizde. “Oh be” anı olmalı o giriş, “yaşasın” zamanı gelmeli saatinizin. Eviniz sizin eseriniz olmalı, mağazadaki dekorasyon sorumlusunun değil. Küçüklüğünüz, yitip giden büyükleriniz, düşleriniz, gerçekleşmemiş ama yitip de gitmemiş hayalleri kapattığınız kutularınız, köşesinde kenarında sizin anılarınız, sinir uçlarına, alınlara, boyunlara denk gelmiş sivrilikleri, tatları olan eşyalarla dolu olmalı o ev ve girerken işte “evim” diyebilmelisiniz.

Bizim L-koltuğumuz yok biliyor musunuz? L-koltuk bu sistemin koltuğu diye düşünüyorum. Bütün gün çalışıp, eve gelip de o çalıştığınız sistemi sorgulamayın diye yaratılmış rahatlama, TVleme, unutma koltuğu. Unutun, yayılın ve bir günü daha geride bırakın diye tasarlanmış. Koltuğa oturandan bir daha haber alınamıyor. TV karşısında geçen bir akşam daha…Yanınızda kim oturuyor bakamıyorsunuz bile, koltuk sizi kitliyor ekrana.

Eskiden koltuklar rahatsızdı değil mi? Hele o oyma, ahşap koltuklar… dik oturun diye sizi iterlerdi arkadan, yandan sıkıştırırlardı. Babaannem vefat edince koltuklarını attırmadım, iki tanesine el koydum eşyalar bir bir yitip giderken. Tam da o dediğim ahşap koltuklardan. Oymaları var, anıları var, çocukluğum kokuyor kumaşı. Dik oturmak durumundasınız bu koltuklarda gerçekten de. Bakın, konuşun, muhabbet edin diye tasarlanmış. TV ile değil sevdiklerinizle geçsin akşamlar diye. L-koltuk almıyoruz, TV’ye göz atsak bile asıl birbirimize bakıyoruz.

Eskiye Yer Açın

Bir aylık yolculuğun ardından Viyana’daki odama yerleştim, derslere başlamaya hazırım. Bütün bu seyahat boyuncagerçek gıda ve doğal tarım peşindeydim ama bir yandan da eskiyi aradım. Özellikle de Fransa’da ve İtalya’da, hayatta olan biten bütün teknolojik gelişmelere karşın sokak aralarında, köşe başlarında, binaların duvarlarında, pencerelerde eskiden kalma tatlar, renkler ve sesler bana selam verip durdu. Sanırım sarsılmaz bir mazi bağımlısıyım. Anıların çizdiği, eskittiği, soldurduğu eşyalar bana hem ilham hem de can veriyor, bu eşyaları hayatlarında tutmayı başarmış insanlar ise takdirimi kazanıyor.

Tüketim toplumu eşyalardan o kadar kolay vazgeçmemizi sağlıyor ki. Atmazsan günahkarsın, yenisini almazsan utanmazsın diyor sanki gizli bir güç. Yırtıktan, kırıktan kurtul, yenisine kavuş. Sahip oldukların eksiksiz, tertemiz ve anısız olmalı yoksa sen bir hiçsin.

Sonunda her ev, her oda, her beden aynı olup çıkıyor. Ne verilirse o olmaya başlıyorsun. Alman gerektiğini söylediklerini alıp kendini katmıyorsun hayatında var olanlara.

Evet insanın temiz, düzenli ve sağlıklı koşullarda yaşamasını ben de savunuyorum elbette ama geçmişinden, anılarından bu kadar uzak yaşamak bana çok acı geliyor. Köklerini reddeden ağaç büyüyemez ki. Kökleriyle beslenecek ki dalları uzasın göğe. Anamızdan, babamızdan, büyüklerimizden, çocukluğumuzdan anılar kalacak ki hem şükredelim hem ders alalım geçmişten her seferinde. Ve en önemlisi dünyanın sırtına bir yük de biz koymayalım. Zaten ağırlığımızla zor yürüyen dünya biraz daha acı çekmesin. Tüketmeyelim gücünü.

Hala kullanabiliyorsak bir eşyayı atmayalım, hala ümit varsa bir şans daha verelim, hala anı varsa dibinde kalıvermiş usulca korumaya alalım. Hala can varsa yaşatalım biz yaşarken.

Eski çirkin olmak zorunda değil, bakımsız olmak zorunda değil, özensiz olmak sorunda değil. Siz değer verdikten sonra rengarenk açar.

Bit pazarından görüntüler:

Oyuncak tren satan bir mağaza:

Ben Yolcu Mevsim Yolcu

Bir aydır fotoğraftaki gibi geziyorum. Açıkçası yerleşmeye artık ihtiyacım var ama çok güzel günler geçiriyorum, bir ayda doğal yaşamak hakkında bir sürü deneyimim oldu. Şu anda İtalya’da organik bir çiftlikteyim ve meyveleri nasıl daha yararlı kullanabileceğimiz, gıdada nasıl tasarruf yapabileceğimiz gibi konularda her gün yeni şeyler gösteriyorlar bize… Marmelat yaptık, meyve suyu hazırladık, şarap yapımına katkıda bulunduk, konserve, şişe ve kavanozları doldurduk. Kaldığımız çiftliğin sahipleri bunları pazarda satıyorlar.

Eylül ayı bitiyor, kış hazırlıklarının da tamamlanması lazım. Eminim birçok evde tatlı bir telaşla meyveler, sebzeler kışa hazırlanıyor, salçalar, ezmeler, turşular kuruluyordur. Birçok başka evde ise kimsenin ruhu duymuyor mevsimler gelip geçerken. Anneannem kış hazırlıkları konusunda uzmandı, dev gibi kavanozları reçellerle doldurur, günler boyunca tarhana hazırlardı. O zaman hiç sevmezdim tarhana kokusunu. Bütün masalarda tarhana olurdu, kırmızı turuncu kırıntılar… Kesif bir yoğurt kokusu… Şimdi keşke hayatta olsa da gene yapsa diyorum. Kışın en sevdiğim çorbalardan tarhana artık, gerçekten yerleşik hayata geçince ilk işim öğrenmek olacak. Şimdilik anılarımda yaşatıyorum sadece.