Az gittim uz gittim, dere tepe yavaş gittim

Dün öğlen itibariyle Fransa’nın güneyindeki Toulouse şehrine varmış bulunmaktayım. Çanta taşımaktan ve garip garip yerlerde kalmaktan dolayı çok yoruldum ama gittiğim yerlerde gördüklerim beni heyecanlandırdığından bunu çok dert etmiyorum şimdilik.

Viyana’dan Çek Cumhuriyeti’ne geçtim ve Prag’da başlayan ENOAS buluşmasına katıldım. Detayları agroekoloji blogumda yazdım bakabilirsiniz. Çek Cumhuriyeti’nde 4 kere yer değiştirdik; bu süre boyunca “valizi yukarı taşı, aç, gerekenleri çıkar, gidilecek gün yeniden her şeyi düzenle, valizi aşağı taşı” rutininden dolayı canım sıkıldı. Bunun dışında her akşam “oda arkadaşım geç gelip beni uyandıracak mı?” diye düşünmekten fenalık geldi.

Çek Cumhuriyeti’nde bir sürü çiftlik gördük. Tabi bunlar bizim alıştıklarımızdan çok farklıydı, hepsi lükstü ve altyapıları da yeni düzenlenmişti. Kuzey Avrupa’daki çiftliklerin çoğunda konfor ve estetik ön planda oluyor diye düşünüyorum. Aslında gezdiğim çoğu çiftlik eskiydi ama bir şekilde sahipleri nostaljik öğeleri çok akıllıca şekillerde bütüne yaymış ve evi modernleştirmişlerdi. Norveç’te gördüklerim de aynı şekilde beni etkilemişti. Sanırım kalp gözünün yanında tasarım gözü de gerekiyor çiftlik kurarken, tasarlarken.

Çek Cumhuriyeti’nde 6 gün kaldıktan sonra 14 saatlik bir otobüs yolculuğu yaparak Paris’e geldim. Burada hiç zaman kaybetmeden trene bindim ve Fransa’nın güneyindeki Toulouse şehrine doğru yola çıktım. Yavaş Seyahat yapıyor olmak beni mutlu kılıyor, uçakla gezmediğim için huzurluyum sanırım. Uçak korkusunu bir kenara bırakırsak ekolojik olarak daha uygun yollarla seyahat etmek beni rahatlatıyor. Hep o mesele… ben uçakla gitmeyince dünya kurtulmayacak, evet ama ben katkımı azaltmış olacağım, karbon ayak izim daha az olacak. Gönül isterdi ki çantalar da olmasın, eşyalar da olmasın, yapacak işler de olmasın ve kırlarda, bayırlarda bisikletlerle gezelim ya da koşturup, yürüyelim.

Yavaş Seyahat birçok yerde ilgi çekmeye başlamış durumda. Yavaş Şehir olarak tanımlanan şehirler dünyanın her yerinde artıyor ve buralarda bu felsefeye gönül vermiş insanlara rastlamak münkün. Bilinçli olarak uçak kullanmaktan vazgeçenler var. Bir süre önce gezdiğim bloglardan birinde bir akademisyen uçak kullanmamak için gittiği konferans sayısını senede bir ile kısıtladığını yazıyordu! Tren, otobüs yeniden gözde olmakta.Yürüyerek gezenler, bisikletle maceradan maceraya koşanlar, arabalarındaki boş yerlere iş arkadaşlarını alıp işe gidenler, araba anahtarlarını bir bir teslim edenler.

Ne yazık ki bizde tam tersi olmakta, uçaklar günden güne ucuzlayan fiyatlarla hızla keşfediliyor ve vazgeçilmez olmaya başlıyor. Büyük şehirlerde yaşayıp, deli gibi çalışıp, kazandıklarını harcayamadan akşamı edenler buldukları en ufak tatilde uçakla bir yerlere gitmeyi tercih ediyorlar. Her iki günlük tatilde Bodrum’a uçmak moda olmuş sanırım. Oysa otobüsün ve trenin, hele hele bisikletin gözlere verdiği zevk bambaşka. Kare kare akan görüntüler, insanlara el sallamak, cama yaslanıp  dalıp gitmek, yolun her pürüzünde bir başka ritme ayak uydurmak, her ritmde başka hayaller kurmak…

Şimdilik yavaş yavaş gitmekten dolayı memnun ve gururluyum.

Yeniden Yol Hikayesi

Otobüsle 24 saat süren yolculuğun ardından Viyana’ya geldim dün. Neden otobüs? Çünkü uçaklarla aram hiç ama hiç iyi değil. Hem fizyolojik hem psikolojik hem de ekolojik sebeplerden yolculukta uçakları tercih etmek istemiyorum hiç. Zaten çok uçak kullanan biri değilim ama bu master programı sayesinde gene uçağa binmem gerekti birkaç kez. Ama bu sefer Türkiye’den direkt Viyana otobüsleri olduğunu öğrenince fırsatı kaçırmadım. Herkes nasıl olur, çok uzun sürecek vs. derken bende lojistik, rahatlık(sızlık) gibi konular hiç soru işareti yaratmadı. Ayrılık hüznü her şeyi unutturuyor. Otogardan sevdiklerime el sallarken nereye gittiğimi, neler yapacağımı düşünmüyordum hiç. Sen de amma yaptın diyeceksiniz ama öyle, 1 saat uzağa gitsem (ya da sevdiklerim gitse) bende hüzün çöküp kalıyor ilk buluverdiği yere.

Otobüs bomboştu, şansımıza 10 kişi kadardık ve tek oturabildik. Tabi ben iki koltuğa yatarak rahat sığabildiğim için akşam uyuyabileceğimi düşünüp mutlu oldum. Yolda sınırlarda rutin pasaport ve valiz kontrolleri oldu: Otobüsten in, pasaport göster, çantalar aranırken bekle, tekrar bin, 100 metre ötede diğer sınıra git, tekrar in, pasaport göster, çantaları bekle, yeniden bin yola çık! Bütün bu olan biten sırasında tabi bütün Türkler ahbap olup çıkıyor. Bana da çok yardımcı oldular, hatta bir molada yaşlı bir amcayla teyze bana yemek bile ısmarladılar.

Otobüsle yolculuk yapınca insan yurtdışına çıkmış gibi hissetmiyormuş bunu gördüm. Otogara geldiğimizde Ankara’ya gelmiş gibi hissettim. İndik, valizleri aldık ve bitti!

Otele gitmek için metroya bindim ve metroda bir kadın bana inanılmaz yardımcı oldu, şoka girdim desem yeridir. Hatta telaştan biletimi makineye okutmamışım, kadın üst kata çıktı, kartı okutup bana geri getirdi. İki büklüm oldum utançtan kadının nezaketi karşısında. Tabi bunlar olurken sırtımdaki çantanın ağırlığı altında eziliyordum ondan da olmuş olabilir. Evet ne yazık ki çantam gene ağır. Gene gene gene! O kadar az şey getirdim ki bu sefer ama gene de sırtımdaki de elimde çektiğim de ağır. Bilgisayar ve fotoğraf makinesi zaten başlı başına dert. 5 ay boyunca ihtiyacım olacakların hepsi yanımda ve ben oradan oraya koşturacağım bir ay geçireceğim okul başlayana kadar. Bakalım nasıl halledeceğim? Dün odaya geldiğimde omzum bas bas bağırdı ben buradayım diye. Çürüdü, morardı, ezildi, küstü.

Gelir gelmez Çek Cumhuriyeti’ne gitmek için bilet almaya çıktım. Bugün Prag’a geçiyorum Avrupa Organik Tarım Öğrencileri Ağı’nın yıllık buluşması için. Onu da hallettikten sonra şehri dolaştım, Danube’den gelen sulara baktım, opera binalarını kafama kazıdım, haritayı inceledim, insanları inceledim, bisikletleri inceledim (evet bu şehirde de bisiklete biniyorlar ne güzel).

Şubat’a kadar buralardayım, gene vücudum yolda, kalbim sevdiklerimde aklım ise güzel yemeklerde ve toprakta. Doğal gıda peşinde gene geziyorum.

Seyyah Kadının Modayla İmtihanı

Neden göçebeler de güzel olmasın ki? Tamam 4-5 günlük tatile gidenler cicilerini çantalarına koyuyorlar, biliyoruz; evlerinde oturanlar ise dolaplarıyla her daim iyi ilişkiler içindeler, anlıyoruz ama ya göçebe yaşayanlar, uzun yolculuklar yapanlar ne olacak? Onların güzel ve temiz olma hakkı yok mu? Bit kadar çantalarda ne var ne yok aranır bulunmaz mı?

Şimdi bütün göçebelerin aklına türlü anılar geliyordur eminim. Kendiniz yıkanamazken elbiseleri kim yıkayacak değil mi?  Peki ya o çoraplar ve çamaşırlar? Yıkana kuruya artık kimliklerini kaybetmediler mi? Çantadan çıkanlar 100 yaşında bir insanın yüzünden daha buruşuk çıkacak hepimiz biliyoruz.

Ayakkabının teki hangi gözde?

Bu pantolonun rengi gri değil siyahtı.

Hava soğuk mu olacakmış ne?

Bu sıcakta ne yapacağız?

Bu kadar soru varken peki ama ya moda? dersem sanırım delirdiğimi düşünebilirsiniz ama işte insanın içinde süslenme sevdası olsun durdurabilen görülmedi yüzyıllardır.

Eğer nostaljiye, güzel giysilere de gönül verdiyseniz en büyük çıkmaza hoş geldiniz demektir. Hem oradan oraya koşturacaksınız, hem pratik olmak isteyeceksiniz, hem hafif çantalar taşıyacaksınız, hem doğaya zarar vermeyelim, her yerden birşeyler alıp atmayalım diyeceksiniz, hem de güzel görünmek isteyeceksiniz! Başka?

Siz en iyisi siyah ve rahat pantolonunuzdan başlayın, üstüne de gömleklerinizi/bluzlarınızı sıralayın. Siyah bir alt her zaman kurtarıcıdır, kir göstermez, rahatsız etmez. Bluzlara gömleklere gelince…illa içe sokacaksınız, kemerle sıkacaksınız, o belinizi 60 cm olmasa hatta bırakın 90 cm de olsa göstereceksiniz. 50 sene önceki fotoğraflara ah ah demeyin, farkı fiyatı değil beli! Bir de ne yapıp edin beyaz bir üst her zaman bulundurun. Beyaz bir bluz, kotla da botla da her şeyle de gider.

Kemer demişken bir tane yeter, hem yolda bir şeyleri bağlamak için de her zaman işe yarar! Gelelim şapkaya, hele de çiftliklerde çalışıyorsanız şapkasız olmaz abi deyin ve doğru düzgün bir şapka alın. Arkeolog camiasının bana kazandırdığı yararlı tek alışkanlık şapka herhalde! Ama en spor, en indianajones şapka bile fularla ve uygun kombinasyonla güzel görünebilir unutmayın.

Göçebe kadının olmazsa olmazları çiçekli, allı güllü elbiselere gelirsek… Onlarsız olmaz, olamaz! Elbiseleri de eğer mevsim dolayısıyla yanınıza lastik bot alıyorsanız bunlarla tamamlayın. Şapka gene kurtarıcı olacaktır. En son ise Anadolu’dan bir iki parça ile göçebe kreasyonu tamamlayabilirsiniz. Çiçekli bir yazma başa da bağlanır boyna da sarılır.

Şaka bir yana insanların bilgisayardan, arabadan, uçaktan bile kopamazken ekoloji ve doğallık uğruna ilk başta güzelliklerinden kopmalarını doğru bulmuyorum. Herkes elindeki üç beş giysi ile güzel olabilir, ikinci el giysilerle, eskilerle de ilginç kombinasyonlar yaratabilir, o “ah o eski kadınlar” gibi şık ve bakımlı görünebilir. Evet sırt çantasıyla gezerken, 2 çorap 3 bluzla yetinirken, toprakla uğraşıp domates toplarken bile.

Fotoğraflarda çantama koyduklarımı göreceksiniz, ne yazık ki moda fotoğrafçısı değilim, olmayı da düşünmüyorum ama işe yarayacaklarını düşünüyorum.


Yola Çıkmaya 5 Kala

5 günüm kaldı, Viyana’ya gidiyorum. Hem de otobusle. Hem de 5 ay için. Bu da benim çok detaylı bir şekilde çanta yapmam gerektiğini gösteriyor. Artık çok eşya yok! Senelerdir oraya buraya gerekli gereksiz o kadar çok eşya taşıdım ki canım çıktı, belim koptu, yolculuk sonraları 3 gün kol ağrısı çektim… Bu sefer kararlıyım ama içimdeki bütün karakterler hararetle tartışıyor. Bit pazarı-sever ile kokoş Selen yanyana vermişler, eller belde hesap soruyorlar. Her-daim-öğrenci olan Selen ise defterleri gözüme sokuyor; renkli renkli hepsi, şeker gibi. Yemek delisi olan Selen ise “sen baksana bana bir” diye araya giriyor. E haklı, ne yiyeceğim ben oralarda, hele de otobus 24 saat sürecekken? Ekolojik Selen ise hin hin bakıyor tepeden “görürsünüz siz” dercesine. Bir de blog yazan Selen var işte o da derdini sizle paylaşıyor.