Lavanta

Lavantaya aşığım ben. Rengine, kokusuna bitiyorum, lavanta gördükçe ölüyorum hazzımdan. Öyle çarptı ki beni bu çiçek.
Lavanta kokulu çarşaflar var anılarımda bir yerlerde. Temiz, bembeyaz çarşaflar kanat kanat açılıp serildikçe yataklara lavanta kokusu geliyor burnuma. Nerede o anılar? Ne zamana ait?
Tarlalarda da seriliyor çarşaf gibi, mor bir uyku gelmiş toprağa yatmış. Öyle bir rengi var ki lavantanın ağlayacak gibi oluyorum.
Aşk-ı nebat.
Nerede bir lavanta çiçeği görsem okşamak istiyorum onu, kokusuyla da ellerimi yıkamak, yunmak. İçimde serin serin gezinsin istiyorum kokusu.

Lavanta kalbimde böyle yaşarken tenimde başka türlü harikalar yaratıyor. Migrenim var 2-3 senedir, genetik diye düşünüyorum çünkü annemde de var ve o da 20li yaşlarında tanışmış bu illetle. Önce ilaç kullandım ama migren ilaç da dinlemiyor ki, ağrı başlamadan alırsanız belki işe yarar diyorlar ama bir kere başladıysa yapacak bir şey yok. Hem ilaç kullanmak da istemiyorum, kimyasallardan uzak durmaya çalışıyorum. İşte ne yapsam ne yapsam diye düşündüğüm sırada lavanta yağı ile tanıştım. Bir iki damlasını şakaklarıma, bir iki damlasını elimde baş parmağım ile işaret parmağım arasında kalan yere (baş ağrılarıyla ilgili olduğuna inanılan nokta) damlatıp masaj yapmaya başladım. Bazen alnıma ve enseme de masaj yapıyorum. Genelde yarım saat sonra ağrıdan eser kalmıyor, hatta bir keresinde 5-10 dakika sonra rahatlamıştım. Tabi bunları yaparken stressiz, sakin bir ortamda bulunmak da önemli. Zaten migrenin bence en büyük tetikleyicisi stres ve bundan yeteri kadar uzakta kalmak gerekiyor. Lavanta yağına bu kadar alışmışken bir gün regl ağrılarım için de bunu denemeye karar verdim ve aynı sonucu gene yaşadım. Deli gibi çığlık atan iç organlarım sakinleşti, sustu! Fakat karnın altına masaj yağı ile masaj yapılmaması gerektiğine dair bir iki şey duyduğum için ne kadar doğru bir şey yaptım bilmiyorum ama seyreltilmiş yağ kullandığım için sorun olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçek, seyreltilmemiş yağlar kullanıyorsanız onları taşıyıcı yağlarla seyreltmelisiniz. Her şeyin fazlası zarar.

Lavanta yağının başka yararları da var tabi, aslında çiçek en çok kullanılan ve en sevilen aromaterapi yağlarından ve yan etkisi de fazla yok. Ama tabi allerjik bir bünyeniz olabilir ya da lavantaya karşı vücudunuz anlayışsız olabilir o yüzden kullanmadan önce bir bilene danışmanızı öneriyorum. Geçtiğimiz senelerde yapılan bir araştırma lavanta yağı kullanımının erkek çocuklarda göğüs büyümesine yol açtığını (kullanım bırakılınca etkisi geçmiş) ortaya sunmuş, konu hala tartışılıyor ama dikkatli olmakta fayda var. İyileşeceğiz derken sağlımızdan hepten olmayalım.

Diğer kullanımlara gelirsek…lavanta yağının sakinleştirici etkisinden yararlanmak için yağı yastığınıza-yatağınıza (ya da leke olur derseniz bir pamuğa damlatıp) damlatabilirsiniz ve daha rahat uykuya dalabilirsiniz. Evde yapacağınız temizlik malzemelerine (bunlar hakkında kısa bir zaman sonra yazacağım) bir iki damla koyabilirsiniz ve eviniz mis gibi kokabilir temizlik sonrası.

Lavantanın bir de gül gibi suyu da yapılıyor. Bizim ülkemizde çok yok ama özellikle Fransa’da çok popüler bir tonik türü. Ama gülsuyu gibi şahane bir ürün varken bence bunu aramaya da çok lüzum yok.

Lavantanın gene bizde pek bilinmeyen bir kullanımı da mutfakta. Yemeklere aroma vermesi için konuyor. Bir gün lavantalı crem brulé tarifi görmüştüm ve sevinçten şoka girmiştim. Hala denemedim bilmiyorum, zaten crem brulé hemen bulunabilecek bir tatlı değil. Ama Cafe Fernando‘da lavantalı sütlaç tarifi var, merak ederseniz oraya bakmanızı tavsiye ediyorum, çok güzel görünüyor.

Cézanne’dan Saignon Lavanta Tarlaları

Eskiye Yer Açın

Bir aylık yolculuğun ardından Viyana’daki odama yerleştim, derslere başlamaya hazırım. Bütün bu seyahat boyuncagerçek gıda ve doğal tarım peşindeydim ama bir yandan da eskiyi aradım. Özellikle de Fransa’da ve İtalya’da, hayatta olan biten bütün teknolojik gelişmelere karşın sokak aralarında, köşe başlarında, binaların duvarlarında, pencerelerde eskiden kalma tatlar, renkler ve sesler bana selam verip durdu. Sanırım sarsılmaz bir mazi bağımlısıyım. Anıların çizdiği, eskittiği, soldurduğu eşyalar bana hem ilham hem de can veriyor, bu eşyaları hayatlarında tutmayı başarmış insanlar ise takdirimi kazanıyor.

Tüketim toplumu eşyalardan o kadar kolay vazgeçmemizi sağlıyor ki. Atmazsan günahkarsın, yenisini almazsan utanmazsın diyor sanki gizli bir güç. Yırtıktan, kırıktan kurtul, yenisine kavuş. Sahip oldukların eksiksiz, tertemiz ve anısız olmalı yoksa sen bir hiçsin.

Sonunda her ev, her oda, her beden aynı olup çıkıyor. Ne verilirse o olmaya başlıyorsun. Alman gerektiğini söylediklerini alıp kendini katmıyorsun hayatında var olanlara.

Evet insanın temiz, düzenli ve sağlıklı koşullarda yaşamasını ben de savunuyorum elbette ama geçmişinden, anılarından bu kadar uzak yaşamak bana çok acı geliyor. Köklerini reddeden ağaç büyüyemez ki. Kökleriyle beslenecek ki dalları uzasın göğe. Anamızdan, babamızdan, büyüklerimizden, çocukluğumuzdan anılar kalacak ki hem şükredelim hem ders alalım geçmişten her seferinde. Ve en önemlisi dünyanın sırtına bir yük de biz koymayalım. Zaten ağırlığımızla zor yürüyen dünya biraz daha acı çekmesin. Tüketmeyelim gücünü.

Hala kullanabiliyorsak bir eşyayı atmayalım, hala ümit varsa bir şans daha verelim, hala anı varsa dibinde kalıvermiş usulca korumaya alalım. Hala can varsa yaşatalım biz yaşarken.

Eski çirkin olmak zorunda değil, bakımsız olmak zorunda değil, özensiz olmak sorunda değil. Siz değer verdikten sonra rengarenk açar.

Bit pazarından görüntüler:

Oyuncak tren satan bir mağaza:

Ben Yolcu Mevsim Yolcu

Bir aydır fotoğraftaki gibi geziyorum. Açıkçası yerleşmeye artık ihtiyacım var ama çok güzel günler geçiriyorum, bir ayda doğal yaşamak hakkında bir sürü deneyimim oldu. Şu anda İtalya’da organik bir çiftlikteyim ve meyveleri nasıl daha yararlı kullanabileceğimiz, gıdada nasıl tasarruf yapabileceğimiz gibi konularda her gün yeni şeyler gösteriyorlar bize… Marmelat yaptık, meyve suyu hazırladık, şarap yapımına katkıda bulunduk, konserve, şişe ve kavanozları doldurduk. Kaldığımız çiftliğin sahipleri bunları pazarda satıyorlar.

Eylül ayı bitiyor, kış hazırlıklarının da tamamlanması lazım. Eminim birçok evde tatlı bir telaşla meyveler, sebzeler kışa hazırlanıyor, salçalar, ezmeler, turşular kuruluyordur. Birçok başka evde ise kimsenin ruhu duymuyor mevsimler gelip geçerken. Anneannem kış hazırlıkları konusunda uzmandı, dev gibi kavanozları reçellerle doldurur, günler boyunca tarhana hazırlardı. O zaman hiç sevmezdim tarhana kokusunu. Bütün masalarda tarhana olurdu, kırmızı turuncu kırıntılar… Kesif bir yoğurt kokusu… Şimdi keşke hayatta olsa da gene yapsa diyorum. Kışın en sevdiğim çorbalardan tarhana artık, gerçekten yerleşik hayata geçince ilk işim öğrenmek olacak. Şimdilik anılarımda yaşatıyorum sadece.

Deodorant Konusunda Ufak Bir Hatırlatma

İstanbul’da yaptığım deodorant çok güzel olmuştu ama onu orada bıraktım. Buraya ve buraya tıklayarak yapılışını öğrenebilirsiniz. Yanıma aldığımı gelmeden aceleyle yapmıştım ve daha küçük bir kutuya koymuştum. Fakat bunda istediğim etkiyi alamadım, kaç gündür deniyorum. Başarılı olanda bariz şekilde karbonat ve mısır unu tozlarını hissediyordunuz ellerken, bu ise sadece krem gibiydi. Burada bütün mağazalarda organik deodorantlar satılıyor ama kendim yapabiliyorken yeni bir şey almak istemedim. Gidip sadece karbonat aldım ve eve gelip malzemeyi tekrar erittim. Kutudan çıkartırken bir de farkettim ki aslında karbonat az gelmemiş ama kutunun dibine çökmüş, orada tabaka oluşturmuş. Yani yağlar üstte kalırken, karbonat ve mısır nişastası dibe çökmüş, bu yüzden de deodorant değil sanki krem olmuş yaptığım şey. Bunun sebebinin kutu olduğunu anladım; ölçüye göre diğer kutu uygun gelmişti çünkü daha genişti ve sonuçta malzeme yayılmıştı. Bunda ise ağır malzemeler çökecek kadar kendilerine yer bulmuş ve böylece deodorant istediğimiz etkiyi vermemiş. Gene aynı kutuyu kullanacağım için karbonatı eriyen malzemeye ekledikten ve hepsini kutuya döktükten sonra malzeme bir miktar donana kadar hep karıştırdım. Böylece tozların dibe çökmesini engellemek istedim; sanırım bu sefer başarılı oldu ve daha homojen bir dağılım sağlandı.

Bu arada unutmadan, burada gezerken İstanbul’da çok aradığım katı hindistan cevizi yağını da buldum ve onu da bir ara eritip deodorant karışımına ekledim. Kokusu çok güzel ve kakao yağından daha yumuşak, ellediğinizde hemen eriyen bir kıvamı var. Sanırım neden deodorant için bunu tercih ettiklerini anlayabiliyorum ama maalesef orada yoktu. Gene de kakao yağıyla yapılan malzememizin de iyi ve işe yarar olduğunu biliyorum. Hindistan cevizi ise başka denemelere. Şu an aklımda diş macunu yapmak var ama tarifler beni zorluyor. Gelişmeleri bildireceğim.

 

Doğal Güzellik İçin Manifesto

İnanın o kadar koşturmacanın, valiz açıp toplamanın,metrolarda, tren garlarında, otobüs terminallerinde oradan oraya gitmenin ardından insanın kapağı bulduğu eve atması çok güzel! Göçebelik 2 haftada bedenime “biraz dinlen bakalım” dedirtti. Bütün bunların üstüne düşünceler peşimi bırakmıyor. Her saniye ne olacağız, nerede ne yapacağız, nereye yerleşeceğiz, ev kuracak mıyız, nasıl çalışacağız, istediğimiz çiftliği yaratabilecek miyiz soruları beni dürtüyor, çimdikliyor. Avrupa’yı gezerken düşünülecek en son şeyler değil mi? Ama düşünmeden duramıyor ki insan. Eninde sonunda bu okul halleri bitecek ve sonrası için plan değil belki ama yol haritaları çıkartmam gerekiyor. Kalbimdekiler fosforlu kalemlerle çizili ve kırmızı yuvarlaklar içine çoktan alınmış  ama beynimdekiler çizik çizik giden yollardan ibaret.

Aslında bu yazının konusu başka şeyler olacaktı ama düşünce akışıma kapıldım gitti. Sizin anlayacağınız ayaklarımı yere koyasım var.

Ama şimdilik buradayım ve gözlemlerimi sizle paylaşmaya devam ediyorum.

Size bir soru. Fransa’da olduğunuzu nasıl anlarsınız?

1) Herkes sabahın altısında bile, metroda işe giderken, yolda yürürken vs. kitap okur.

2)Kadınların %90’ı güzel giyinir.

3)Erkeklerin %90’ı boyunlarına atkı, fular vs. bağlar.

4)Her yerde köpek kakası vardır.

5)Yemek yemek şakaya gelmeyecek bir ritüeldir.

Ve işte bizi en çok ilgilendiren konu: Kozmetik merakı almış başını gitmiştir.

Evet Fransa kozmetiğin ve kişisel bakım ürünlerinin ana vatanı. Eczaneye ya da süpermarkete girmek -eğer küçük plastik şişelere, kutulara ve tüplere karşı bağışıklığınız yoksa- cebinizi dışarıda bırakmakla sonuçlanabilir. Her yerde sizi ne kadar gençleştireceğini söyleyen krem reklamları, saçınızı okşayacak, sevecek ve yumuşatacak şampuan markaları, bacağınızdaki çatlaktan, elinizdeki lekeye her “soruna” el atmaya hazır bekleyen formüller, kapsül kapsül alınacak teninize nefes aldıracak kürler beklemektedir. Ve insanlar deli gibi alışveriş yaparlar. Kozmetik reyonları dolup taşar, eczanelerde kozmetik uzmanlarına gerek duyulur, raflar ve dolaplar plastik, renkli ve güzel kokulu paketlerle süslenir. Tanıdık mı geldi? Evet hepimiz bu yolun yolcusuyuz. Türkiye de kozmetik sektörünün gösterişli yollarında hızla ilerliyor.

Ne yalan söyleyeyim ben de kozmetik delisiydim. Çok erken yaşlardan itibaren elime geçen her tür güzel kokulu kremi, bakım ürününü, makyaj malzemesini denedim. Şimdi anlıyorum ki çoğuna, belki de hiçbirine ihtiyacım yokmuş. İşe de yarar değildi ki aldıklarım. Üzerinde yazanlar hiçbir zaman doğru çıkmazdı.

Şimdi de görüyorum kadınları… giden gençliklerini, sevemedikleri bedenlerini çılgın paralar vererek düzeltmeye çalışıyorlar. Aslında amaç ne biliyor musunuz? Düzeltmek değil sevdirmek. Kendi sevmedikleri bedenlerini dışarıya sevdirmek. Oysa kadın önce kendi sevmeli en pürüzlü kenarlarını, en kuytuda kalan kıvrımlarını, her birinde bir anı taşıdıkları çiziklerini. Sarmalı buruşmış elleriyle bedenini, saçını okşamalı, kalbini gençleştirmeli nefes aldırmak için tenine. Çocuğuna, sevgilisine, dostuna, anasına, babasına ve en önemlisi kendine adadığı bütün buruşuklukları, çizgileri, kaz ayaklarını, çatlakları onamalı onarmak yerine. Ve gerektiğinde de doğadan yardım almalı, en bilgeden, en yüceden. İsimlere değil suya, güneşe bakmalı, reklamları değil bitkileri ve hayvanları dinlemeli. Ve de dinlenmeli. Bütün bu koşuşturmacanın sonunda ona kalan yorgun ama gururlu bedenini formüllerle beslemek yerine huzurla dinlendirmeli.

Ben kendim bir adım attım ve sizinle paylaştım. Artık kozmetikten kurtulmanın yollarını arıyorum, sizin de yardımınızı, paylaşımınızı bekliyorum. Kolay değil evet, güzel şişelere, renkli kutulara hayır demek. Ama en azından azaltmakla başlasın, küçük adımlarla, sadeleşmekle, bir taneyle. Kullanılmayıp kuruyanlardan çatlayanlarda, 2 alana 1 bedavalardan, tüpün dibinde, kutunun içinde kokan, bozulanlardan, sırf güzel diye alınananlardan uzaklaşmaya, azaltmaya, azalmaya, özümüzü bulmaya.

Ev Yapımı Deodorant Reçetesi

Geçen gün yazamadım,şimdi konuya el atıyorum. Fotoğrafları daha önceki yazıda bulabilirsiniz. Öncelikle şöyle bir sıkıntı var. Bulduğum tarifler hep yabancı sitelerde gördüğüm tariflerdi ve hepsinde Türkiye’de doğru düzgün bulamadığım hindistan cevizi yağı vardı. Asıl malzemeyi bu oluşturuyordu fakat ben kakao yağı kullanmak zorunda kaldığım için asıl malzemeyi bundan oluşturdum. Hindistan cevizi yağı kakao yağından daha hafif kokabilir bu yüzden belki onu kullanmak daha iyi sonuç verebilir, kakao yağı sonuçta biraz ağır ve kakao kokuyor! Ama ben genel sonuçtan memnunum.

Bulduğum tariflerde 3 çorba kaşığı hindistan cevizi yağı ve 1 çorba kaşığı da kakao yağı yazıyordu ben bunu tersine çevirdim.

Balmumu ise çok fazla konursa deodorantın kıvamını kullanılamayacak kadar çok sertleştirebilecek bir ürün bu yüzden onu az kullandım. Normalde 1 çorba kaşığı yazıyordu fakat katı bir malzeme olduğu için, her şeyi de ayrı ayrı eritmek istemediğim için göz kararıyla 1 çorba kaşığına denk gelecek malzemeyi bıçakla kestim/rendeledim. Sonra bu üç malzemeyi benmari usulu, içinde kaynayan su olan tencerede, başka bir kapta erittim. Zaten hemen eriyor; önemli olan sıcak suyun üstünden aldıktan sonra donup katılaşmadan diğer malzemeleri ekleyip karıştırmak.

Karbonata ve mısır nişastasına gelince. Bunlar deodorantı deodorant yapan malzemeler. Normalde karbonat için de 3 çorba kaşığı yazıyordu. İlk denemede neredeyse 1 çorba kaşığı kullanmıştık ve sonuç hiç bir işe yaramayan bir deodorantla sonuçlanmıştı. İşe yarayan son denemede ise bu 3 çorba kaşığı miktarına yakın karbonatı karışıma boca ettim. Mısır nişastasını ise 1 çorba kaşığı civarında kullandım (belki biraz daha az). Sonuçta ortaya çıkan deodorant hafif pütürlü oldu ama bu malzemenin gerçekten deodorant olmasına yarıyor, yoksa elinizde sadece krem yerine geçebilecek bir malzeme ile ortada kalabiliyorsunuz. O yüzden karbonat ve mısır nişastasını gerektiği kadar kullanmaya önem verin. Bu tozları erimiş karışıma katın ve karıştırın. Bu işlemleri hızlı yapmak lazım çünkü malzemeler hemen katılaşmaya başlıyor.

Aromatik yağlara gelince. Her tarifte farklı miktarlar var. Bendeki yağlar normal olduğu için (yani seyreltilmiş, öz yağlar kullanmadım) 20 damla hatta 30 damla kadar kullandım (lavanta ve ıtır çiçeğini tercih ettim ama kişiye göre değişir, koku kombinasyonları yapabilirsiniz). Elimdeki seyreltilmiş çay ağacı yağından ise 2 damla kullandım sadece. Hem zararlı olmaması hem de deodorantın kokusunu değiştirmemesi için çok kullanmamak gerek bunu diye düşünüyorum.

Sonunda ise erimiş ama hızla donmakta olan malzemeyi kutuya ya da eski bir stick deodorant kutusuna boşaltıp kullanabilirsiniz. 5 dakika içinde katılaşacaktır. Tabi bir uyarı, cildiniz, vücudunuz buradaki malzemelere duyarlı olabilir, alerjik reaksiyon gösterebilirsiniz; o yüzden lütfen bu tür denemeler yapıp, kendinizde kullanırken dikkatli olun ve bir bilene, örneğin bir cilt doktoruna danışın. Benden söylemesi.

Şu Sabun Meselesi

Ben şampuan kullanmıyorum! Evet doğru duydunuz. Şampuan yok. Arada sabunsuz kalıp şampuanın rahatlığından yararlandığım 3-5 gün olmuştur ama 3 seneden fazla oldu şampuan satın almayalı…

Aslında diyebilirim ki doğa için attığım ilk gerçek adım bu oldu. Bir gün geldi ve yeter artık deyip şampuan kullanmamaya karar verdim. Sonrası ise hala süren bir deneme-yanılma macerası. Her şey ilk adımı atabilmekle, egodan, konfordan şundan bundan başladı.  Bana ne derler, deli mi sayılacağım, garip mi kokacak, bu devirde hala sabun mu yok artık diyecekler mi… bu soruları görmezden geldim.

Saçlarım her zaman önemli oldu. Boyadım, boyattım, stres oldum kestirdim, hayata küstüm makaslattım, kendimi sevdim uzattım, kıvırdım, düzlettim, kısacası duygularımı saçımdan aktardım hep. Şampuan ise kimi zaman bilinçli olarak seçtiğim kimi zamansa rahatlığından dolayı tercih ettiğim bir üründü. Ama hep vardı.

Çocukken yaz tatillerimi anneannemde geçirirdim. Kendisi her şeyin doğalını kullanan bir kadındı. Beni de sabunla yıkardı. Kudururdum saçlarıma sabun değince. Alışmıştım tabi kendi ailemde şampuanın yumuşaklığına… bu yüzden hiç sevmezdim tatillerin sabun kısmını.

Şimdi sabun peşinde koşuyorum.

Sabuna ilk geçişim evde buluverdiğim bir zeytinyağı sabunuyla oldu. Elime geçirdiğim ilk sabunla saçlarımı yıkadım ve saçlarımın kuruduktan sonra kalıp gibi kalmasına şok olarak baktım. Sabun çok kötüydü! Şampuan çok ciciydi. Ama yılmadım. Hayata bakış açınızı güzellikten (bu kelime yerine her şeyi koyabilirsiniz, para, konfor…) önce doğa sevgisi yönetmeye başladıktan sonra beyninizdeki mızmız sesleri susturmayı başarabiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım. Doğa mı saçlarım mı? Lafı bile olmaz.

Seneler içinde her tür sabunu denemeye çalıştım.  Piyasadaki zeytinyağı sabunlarının çoğuna el attım, Ege’den yollardan alınmış sabunları saçlarıma tattırdım, defneli, ısırganlı, kükürtlü…Hepsi farklı bir etki bıraktı, kimi sert yaptı, kimi yumuşak, saçlarımı kremli gibi hissettiğim de oldu. Gerçek zeytinyağı sabunu kirli beyaz/krem rengi olur diyorlar, onları denedim hevesle. Bitecekler diye korktum, çünkü uzun yoldan gelmişlerdi. Yeşilleri de sevdim ama, en çabuk onlara ulaşabiliyordum çünkü. Geçen zaman içinde pratikliğe de önem vermeye başladığım için çabuk ulaşılabilirlik de kriter oldu. Ne de olsa yeşil sabunlar her yerdeydi.

Bittim sabununu duydum sonra, Norveç’e kadar geldi kalıp kalıp yeşil bittimler. Bayıldım, bayıldım, bayıldım. Kokusu da kıvamı da saçlarımı coşturdu.

Norveç’te keçi sütü sabununa rastladım, ona da bayıldım, eridim sevinçten. Yumuşacıktı, kokusu da çok güzeldi. Süt gibiydi gerçekten.

Bu sabunları alırken tek tercihim vardı: İçlerinde garip garip kimyasalar olmasın. Paketlerdeki yazıları iyice okudum, nedir ne değildir öğrenmeye çalıştım.

Sert saçlar meselesine gelince. Elma sirkesini keşfetmemle birsorun daha çözüldü. Sirke diyince herkes yüzünü buruşturuyor. İnanın ben de öyleyim. Hele üzüm sirkesinin bir damlası bile salata yemememe yol açabilir. Ama elma sirkesi öyle değil. Düşündüğünüz gibi koku da bırakmıyor. Suyla temas ettikten sonra kokusu uçup gidiyor. Saçlar ise yumuşacık kalıyor sabundan sonra. Kısacası formul şu: sabun + elma sirkesi!

Peki ya sonuç? Çocukken saçlarım kıvır kıvırmış. Ama kesile kesile düzleşmiş. Boya vs. derken cılızlaşmış hepsi. Şimdi ise gene kıvrıldılar, hacimliler ve sanırım mutlular. Evet eskisi gibi kremli şampuanlı oldukları zamanki kadar yumuşak değiller ama zaman geçip sabunlara alıştıkça 3 sene önceki gibi sert de olmuyorlar artık. Saçlarım ve ben doğayı seviyoruz.

Az gittim uz gittim, dere tepe yavaş gittim

Dün öğlen itibariyle Fransa’nın güneyindeki Toulouse şehrine varmış bulunmaktayım. Çanta taşımaktan ve garip garip yerlerde kalmaktan dolayı çok yoruldum ama gittiğim yerlerde gördüklerim beni heyecanlandırdığından bunu çok dert etmiyorum şimdilik.

Viyana’dan Çek Cumhuriyeti’ne geçtim ve Prag’da başlayan ENOAS buluşmasına katıldım. Detayları agroekoloji blogumda yazdım bakabilirsiniz. Çek Cumhuriyeti’nde 4 kere yer değiştirdik; bu süre boyunca “valizi yukarı taşı, aç, gerekenleri çıkar, gidilecek gün yeniden her şeyi düzenle, valizi aşağı taşı” rutininden dolayı canım sıkıldı. Bunun dışında her akşam “oda arkadaşım geç gelip beni uyandıracak mı?” diye düşünmekten fenalık geldi.

Çek Cumhuriyeti’nde bir sürü çiftlik gördük. Tabi bunlar bizim alıştıklarımızdan çok farklıydı, hepsi lükstü ve altyapıları da yeni düzenlenmişti. Kuzey Avrupa’daki çiftliklerin çoğunda konfor ve estetik ön planda oluyor diye düşünüyorum. Aslında gezdiğim çoğu çiftlik eskiydi ama bir şekilde sahipleri nostaljik öğeleri çok akıllıca şekillerde bütüne yaymış ve evi modernleştirmişlerdi. Norveç’te gördüklerim de aynı şekilde beni etkilemişti. Sanırım kalp gözünün yanında tasarım gözü de gerekiyor çiftlik kurarken, tasarlarken.

Çek Cumhuriyeti’nde 6 gün kaldıktan sonra 14 saatlik bir otobüs yolculuğu yaparak Paris’e geldim. Burada hiç zaman kaybetmeden trene bindim ve Fransa’nın güneyindeki Toulouse şehrine doğru yola çıktım. Yavaş Seyahat yapıyor olmak beni mutlu kılıyor, uçakla gezmediğim için huzurluyum sanırım. Uçak korkusunu bir kenara bırakırsak ekolojik olarak daha uygun yollarla seyahat etmek beni rahatlatıyor. Hep o mesele… ben uçakla gitmeyince dünya kurtulmayacak, evet ama ben katkımı azaltmış olacağım, karbon ayak izim daha az olacak. Gönül isterdi ki çantalar da olmasın, eşyalar da olmasın, yapacak işler de olmasın ve kırlarda, bayırlarda bisikletlerle gezelim ya da koşturup, yürüyelim.

Yavaş Seyahat birçok yerde ilgi çekmeye başlamış durumda. Yavaş Şehir olarak tanımlanan şehirler dünyanın her yerinde artıyor ve buralarda bu felsefeye gönül vermiş insanlara rastlamak münkün. Bilinçli olarak uçak kullanmaktan vazgeçenler var. Bir süre önce gezdiğim bloglardan birinde bir akademisyen uçak kullanmamak için gittiği konferans sayısını senede bir ile kısıtladığını yazıyordu! Tren, otobüs yeniden gözde olmakta.Yürüyerek gezenler, bisikletle maceradan maceraya koşanlar, arabalarındaki boş yerlere iş arkadaşlarını alıp işe gidenler, araba anahtarlarını bir bir teslim edenler.

Ne yazık ki bizde tam tersi olmakta, uçaklar günden güne ucuzlayan fiyatlarla hızla keşfediliyor ve vazgeçilmez olmaya başlıyor. Büyük şehirlerde yaşayıp, deli gibi çalışıp, kazandıklarını harcayamadan akşamı edenler buldukları en ufak tatilde uçakla bir yerlere gitmeyi tercih ediyorlar. Her iki günlük tatilde Bodrum’a uçmak moda olmuş sanırım. Oysa otobüsün ve trenin, hele hele bisikletin gözlere verdiği zevk bambaşka. Kare kare akan görüntüler, insanlara el sallamak, cama yaslanıp  dalıp gitmek, yolun her pürüzünde bir başka ritme ayak uydurmak, her ritmde başka hayaller kurmak…

Şimdilik yavaş yavaş gitmekten dolayı memnun ve gururluyum.

Yeniden Yol Hikayesi

Otobüsle 24 saat süren yolculuğun ardından Viyana’ya geldim dün. Neden otobüs? Çünkü uçaklarla aram hiç ama hiç iyi değil. Hem fizyolojik hem psikolojik hem de ekolojik sebeplerden yolculukta uçakları tercih etmek istemiyorum hiç. Zaten çok uçak kullanan biri değilim ama bu master programı sayesinde gene uçağa binmem gerekti birkaç kez. Ama bu sefer Türkiye’den direkt Viyana otobüsleri olduğunu öğrenince fırsatı kaçırmadım. Herkes nasıl olur, çok uzun sürecek vs. derken bende lojistik, rahatlık(sızlık) gibi konular hiç soru işareti yaratmadı. Ayrılık hüznü her şeyi unutturuyor. Otogardan sevdiklerime el sallarken nereye gittiğimi, neler yapacağımı düşünmüyordum hiç. Sen de amma yaptın diyeceksiniz ama öyle, 1 saat uzağa gitsem (ya da sevdiklerim gitse) bende hüzün çöküp kalıyor ilk buluverdiği yere.

Otobüs bomboştu, şansımıza 10 kişi kadardık ve tek oturabildik. Tabi ben iki koltuğa yatarak rahat sığabildiğim için akşam uyuyabileceğimi düşünüp mutlu oldum. Yolda sınırlarda rutin pasaport ve valiz kontrolleri oldu: Otobüsten in, pasaport göster, çantalar aranırken bekle, tekrar bin, 100 metre ötede diğer sınıra git, tekrar in, pasaport göster, çantaları bekle, yeniden bin yola çık! Bütün bu olan biten sırasında tabi bütün Türkler ahbap olup çıkıyor. Bana da çok yardımcı oldular, hatta bir molada yaşlı bir amcayla teyze bana yemek bile ısmarladılar.

Otobüsle yolculuk yapınca insan yurtdışına çıkmış gibi hissetmiyormuş bunu gördüm. Otogara geldiğimizde Ankara’ya gelmiş gibi hissettim. İndik, valizleri aldık ve bitti!

Otele gitmek için metroya bindim ve metroda bir kadın bana inanılmaz yardımcı oldu, şoka girdim desem yeridir. Hatta telaştan biletimi makineye okutmamışım, kadın üst kata çıktı, kartı okutup bana geri getirdi. İki büklüm oldum utançtan kadının nezaketi karşısında. Tabi bunlar olurken sırtımdaki çantanın ağırlığı altında eziliyordum ondan da olmuş olabilir. Evet ne yazık ki çantam gene ağır. Gene gene gene! O kadar az şey getirdim ki bu sefer ama gene de sırtımdaki de elimde çektiğim de ağır. Bilgisayar ve fotoğraf makinesi zaten başlı başına dert. 5 ay boyunca ihtiyacım olacakların hepsi yanımda ve ben oradan oraya koşturacağım bir ay geçireceğim okul başlayana kadar. Bakalım nasıl halledeceğim? Dün odaya geldiğimde omzum bas bas bağırdı ben buradayım diye. Çürüdü, morardı, ezildi, küstü.

Gelir gelmez Çek Cumhuriyeti’ne gitmek için bilet almaya çıktım. Bugün Prag’a geçiyorum Avrupa Organik Tarım Öğrencileri Ağı’nın yıllık buluşması için. Onu da hallettikten sonra şehri dolaştım, Danube’den gelen sulara baktım, opera binalarını kafama kazıdım, haritayı inceledim, insanları inceledim, bisikletleri inceledim (evet bu şehirde de bisiklete biniyorlar ne güzel).

Şubat’a kadar buralardayım, gene vücudum yolda, kalbim sevdiklerimde aklım ise güzel yemeklerde ve toprakta. Doğal gıda peşinde gene geziyorum.

Seyyah Kadının Modayla İmtihanı

Neden göçebeler de güzel olmasın ki? Tamam 4-5 günlük tatile gidenler cicilerini çantalarına koyuyorlar, biliyoruz; evlerinde oturanlar ise dolaplarıyla her daim iyi ilişkiler içindeler, anlıyoruz ama ya göçebe yaşayanlar, uzun yolculuklar yapanlar ne olacak? Onların güzel ve temiz olma hakkı yok mu? Bit kadar çantalarda ne var ne yok aranır bulunmaz mı?

Şimdi bütün göçebelerin aklına türlü anılar geliyordur eminim. Kendiniz yıkanamazken elbiseleri kim yıkayacak değil mi?  Peki ya o çoraplar ve çamaşırlar? Yıkana kuruya artık kimliklerini kaybetmediler mi? Çantadan çıkanlar 100 yaşında bir insanın yüzünden daha buruşuk çıkacak hepimiz biliyoruz.

Ayakkabının teki hangi gözde?

Bu pantolonun rengi gri değil siyahtı.

Hava soğuk mu olacakmış ne?

Bu sıcakta ne yapacağız?

Bu kadar soru varken peki ama ya moda? dersem sanırım delirdiğimi düşünebilirsiniz ama işte insanın içinde süslenme sevdası olsun durdurabilen görülmedi yüzyıllardır.

Eğer nostaljiye, güzel giysilere de gönül verdiyseniz en büyük çıkmaza hoş geldiniz demektir. Hem oradan oraya koşturacaksınız, hem pratik olmak isteyeceksiniz, hem hafif çantalar taşıyacaksınız, hem doğaya zarar vermeyelim, her yerden birşeyler alıp atmayalım diyeceksiniz, hem de güzel görünmek isteyeceksiniz! Başka?

Siz en iyisi siyah ve rahat pantolonunuzdan başlayın, üstüne de gömleklerinizi/bluzlarınızı sıralayın. Siyah bir alt her zaman kurtarıcıdır, kir göstermez, rahatsız etmez. Bluzlara gömleklere gelince…illa içe sokacaksınız, kemerle sıkacaksınız, o belinizi 60 cm olmasa hatta bırakın 90 cm de olsa göstereceksiniz. 50 sene önceki fotoğraflara ah ah demeyin, farkı fiyatı değil beli! Bir de ne yapıp edin beyaz bir üst her zaman bulundurun. Beyaz bir bluz, kotla da botla da her şeyle de gider.

Kemer demişken bir tane yeter, hem yolda bir şeyleri bağlamak için de her zaman işe yarar! Gelelim şapkaya, hele de çiftliklerde çalışıyorsanız şapkasız olmaz abi deyin ve doğru düzgün bir şapka alın. Arkeolog camiasının bana kazandırdığı yararlı tek alışkanlık şapka herhalde! Ama en spor, en indianajones şapka bile fularla ve uygun kombinasyonla güzel görünebilir unutmayın.

Göçebe kadının olmazsa olmazları çiçekli, allı güllü elbiselere gelirsek… Onlarsız olmaz, olamaz! Elbiseleri de eğer mevsim dolayısıyla yanınıza lastik bot alıyorsanız bunlarla tamamlayın. Şapka gene kurtarıcı olacaktır. En son ise Anadolu’dan bir iki parça ile göçebe kreasyonu tamamlayabilirsiniz. Çiçekli bir yazma başa da bağlanır boyna da sarılır.

Şaka bir yana insanların bilgisayardan, arabadan, uçaktan bile kopamazken ekoloji ve doğallık uğruna ilk başta güzelliklerinden kopmalarını doğru bulmuyorum. Herkes elindeki üç beş giysi ile güzel olabilir, ikinci el giysilerle, eskilerle de ilginç kombinasyonlar yaratabilir, o “ah o eski kadınlar” gibi şık ve bakımlı görünebilir. Evet sırt çantasıyla gezerken, 2 çorap 3 bluzla yetinirken, toprakla uğraşıp domates toplarken bile.

Fotoğraflarda çantama koyduklarımı göreceksiniz, ne yazık ki moda fotoğrafçısı değilim, olmayı da düşünmüyorum ama işe yarayacaklarını düşünüyorum.