Kahve Yoksa Greyfurt Yağı Var

Diğer blogumda bahsetmiştim, 3 aydır kahve içmiyorum. Ekolojik sebeplerden dolayı böyle bir ara verme sebebi duydum ve halimden çok memnunum açıkçası. Sabahları etraftan gelen o güzelim kahve kokusu da olmasa her şey yolunda! Bir iki haftadır ciddi şekilde ders çalışıyorum, buna kışın gelmesi de eklenince yorgunluk ve uykusuzluk belirtileri almaya başladım. Hele bir şey okurken gözlerim kapanıyor. Daha önce olsa hemen kahveye atlardım ama bu seçenekten de vazgeçince başka çözümler aramaya başladım ve Türkiye’deyken akıl edip gelirken çantama atıverdiğim greyfurt yağına sarıldım! Evet greyfurt yağı doğal bir uyarıcı. Kokusuyla anında sizi canlandırıp kendinize getiriyor. Sabah uyanmak mı istiyorsunuz, gözleriniz mi ağırlaşıyor, yorgun musunuz? Hemen bir pamuğa bir iki damla greyfurt yağı dökün ve koklamaya başlayın. Anında kendinize geldiğinizi göreceksiniz.

Tabi her aromatik yağda olduğu gibi bunda da kullanırken dikkatli olun; özellikle greyfurt, limon, portakal yağları ten üzerinde etkileşim yapabiliyor, bunları üzerinize sürüp güneşe çıkmaktan kaçının.

Deodorant Hakkında Güncelleme

2 aylık bir kullanım sürecinden sonra diyebilirim ki bu Ev Yapımı Deodorant harika! Üstelik minicik bir parça bile yettiği için çabuk tükenmiyor. Bir daha deodorant alır mıyım? Sanmıyorum. Şimdilik tek sıkıntı krem kutusunda olduğuiçin deodorantı elle sürmek zorunda kalmak ama o meseleyi de eski, boş bir deodorant kutusu bulursam halledeceğim.

Ev yapımı diş macununu denedim ama çok tatmin olmadım. Bütün tariflerde hindistan cevizi yağı kullanın diyor ve yağ her ne kadar malzemelerle karışınca arada kaynayıp gitse de psikolojik olarak rahatsız oldum ağzımda yağlı bir his kalacak diye. Aslında öyle olmadı ama ben huylandım sanırım. Hala araştırıyorum başka olasılıkları.

Onun dışında ev yapımı kremlere ve benzer bakım malzemelerine göz gezdirmeye başladım. Eğer beğendiğim bir ürün olursa gene yapıp fotoğraflarla size aktaracağım. Şu anda bulunduğum Viyana soğuk kışlarıyla ünlü ve özellikle el ve dudak kremi büyük ihtiyaç. Dudak kremi yapılışını zaten önceki yazıda bulabilirsiniz: Ev Yapımı Dudak Kremi.

Doğal Bebek Bakımı

Henüz bebeğim yok ama etrafımda bebek sahibi olmaya başlayanların sağlık ve beslenme konusunda bilinçlenmesi için çaba sarfediyorum. Senelerdir aklıma takılan konulardan biri bebek bezlerinin etrafa verdiği zarar. Biliyorsunuz bebek bezleri tek kullanımlık ve kirlendiği anda çöpü boyluyor (bir bebeğin günde 6-7 kere altı değiştiriliyor yani bir o kadar bez çöpe gidiyor). Bu bezlerin yapılmasında plastik bazlı malzemeler kullanılıyor ve bunların doğada çözünmesi çok fazla zaman alıyor (beklenen süre 500 yıl). Tabi yapım aşamasında kullanılan malzemelerin bebeğe olan zararları da ayrı bir hikaye. Bebeğin tenine saatlerce, günlerce plastik ve benzeri malzemeler değiyor. Bu zararların farkına vardığım zaman ileride bebeğim olursa eskisi gibi kumaş bez kullanacağım, elimde de olsa yıkayacağım demiştim ama herkes o zaman bana gülmüştü. Bu devirde? Deli misin? Bebeğin olsun görürsün yıkıyor musun yıkamıyor musun? gibi…

Şimdi farkediyorum ki böyle düşünen tek ben değilmişim. Aslında kumaş bez bile bir sektöre dönüşmüş durumda ve piyasada birçok marka kumaş bez bulmak mümkün. Tabi bunların fiyatları ilk başta çok pahalı ama kullan-at bezlere göre uzun vadede çok hesaplılar. Yalnız kumaş bezlerin yıkanması da su kullanımı açısından doğaya zarar veriyor bu sebeple bu konuda da bilinçli olmak lazım. Bezler normal kıyafetler gibi kirli sepetinde bekletilecek şeyler değil, her gün evde koku olmasını engellemek için yıkamak gerek bunları. Bu konuda daha fazla araştırma yapmak istiyorum, insanların bulduğu çözümler neler merak ettim.

Bir de emzik konusu var. Biliyorsunuz rengarenk emzikler bebek mağazalarını süslüyor, her tür boy ve tür emzik bulmak mümkün. Avrupa’da olduğum süre içinde birçok bebekte çirkin, kahverengi emzikler gördüm. Meğer bunlar saf kauçuktan yapılıyormuş ve bizim gördüğümüz plastik emziklerin aksine bebeğe zararı yokmuş. Sağlığın güzellikle, renkli emziklerle olmayacağını annelerin anlaması lazım. Bebeklerin saatlerce ağızlarından emzikleri çıkarmadıkları düşünülürse bu kauçuk konusunu düşünmekte fayda var.

Ufak bir hatırlatma da bebeklerin yıkanması için. Daha önce de yazdığım gibi ben sampuan vs. gibi ürünler kullanmıyorum ve sabunu tercih ediyorum. Küçük bebeklerin tenleri hassas olduğu için piyasada bulunan sabunlar onlara uygun olmayabilir ama tabi eskiden insanlar bebekler için de sabun kullanıyorlardı bunu unutmamak lazım, illa yeni arayışlara girmek bana çok saçma geliyor. Bebeklere en uygun sabunun keçi sütünden yapılan sabun olduğu söyleniyor, buna ilave olarak eşek sütünden yapılan sabunlar da gördüm gezilerim sırasında. Süt yumuşatıcı etkisiyle tene zarar vermiyor ve bebekler süt gibi kokmaya devam ediyorlar. Bebek şampuanı, bakım ürünü diye satılan ürünlerin aslında ne kadar sağlıklı olduğunu da sorgulamak lazım.

Bu arada görüşlerine katıldığım bir annenin blogunu da vermek istiyorum burada, doğal bebek bakımı hakkında birçok biligi bulabilirsiniz.
Öykü’den Hikayeler

Lavanta

Lavantaya aşığım ben. Rengine, kokusuna bitiyorum, lavanta gördükçe ölüyorum hazzımdan. Öyle çarptı ki beni bu çiçek.
Lavanta kokulu çarşaflar var anılarımda bir yerlerde. Temiz, bembeyaz çarşaflar kanat kanat açılıp serildikçe yataklara lavanta kokusu geliyor burnuma. Nerede o anılar? Ne zamana ait?
Tarlalarda da seriliyor çarşaf gibi, mor bir uyku gelmiş toprağa yatmış. Öyle bir rengi var ki lavantanın ağlayacak gibi oluyorum.
Aşk-ı nebat.
Nerede bir lavanta çiçeği görsem okşamak istiyorum onu, kokusuyla da ellerimi yıkamak, yunmak. İçimde serin serin gezinsin istiyorum kokusu.

Lavanta kalbimde böyle yaşarken tenimde başka türlü harikalar yaratıyor. Migrenim var 2-3 senedir, genetik diye düşünüyorum çünkü annemde de var ve o da 20li yaşlarında tanışmış bu illetle. Önce ilaç kullandım ama migren ilaç da dinlemiyor ki, ağrı başlamadan alırsanız belki işe yarar diyorlar ama bir kere başladıysa yapacak bir şey yok. Hem ilaç kullanmak da istemiyorum, kimyasallardan uzak durmaya çalışıyorum. İşte ne yapsam ne yapsam diye düşündüğüm sırada lavanta yağı ile tanıştım. Bir iki damlasını şakaklarıma, bir iki damlasını elimde baş parmağım ile işaret parmağım arasında kalan yere (baş ağrılarıyla ilgili olduğuna inanılan nokta) damlatıp masaj yapmaya başladım. Bazen alnıma ve enseme de masaj yapıyorum. Genelde yarım saat sonra ağrıdan eser kalmıyor, hatta bir keresinde 5-10 dakika sonra rahatlamıştım. Tabi bunları yaparken stressiz, sakin bir ortamda bulunmak da önemli. Zaten migrenin bence en büyük tetikleyicisi stres ve bundan yeteri kadar uzakta kalmak gerekiyor. Lavanta yağına bu kadar alışmışken bir gün regl ağrılarım için de bunu denemeye karar verdim ve aynı sonucu gene yaşadım. Deli gibi çığlık atan iç organlarım sakinleşti, sustu! Fakat karnın altına masaj yağı ile masaj yapılmaması gerektiğine dair bir iki şey duyduğum için ne kadar doğru bir şey yaptım bilmiyorum ama seyreltilmiş yağ kullandığım için sorun olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçek, seyreltilmemiş yağlar kullanıyorsanız onları taşıyıcı yağlarla seyreltmelisiniz. Her şeyin fazlası zarar.

Lavanta yağının başka yararları da var tabi, aslında çiçek en çok kullanılan ve en sevilen aromaterapi yağlarından ve yan etkisi de fazla yok. Ama tabi allerjik bir bünyeniz olabilir ya da lavantaya karşı vücudunuz anlayışsız olabilir o yüzden kullanmadan önce bir bilene danışmanızı öneriyorum. Geçtiğimiz senelerde yapılan bir araştırma lavanta yağı kullanımının erkek çocuklarda göğüs büyümesine yol açtığını (kullanım bırakılınca etkisi geçmiş) ortaya sunmuş, konu hala tartışılıyor ama dikkatli olmakta fayda var. İyileşeceğiz derken sağlımızdan hepten olmayalım.

Diğer kullanımlara gelirsek…lavanta yağının sakinleştirici etkisinden yararlanmak için yağı yastığınıza-yatağınıza (ya da leke olur derseniz bir pamuğa damlatıp) damlatabilirsiniz ve daha rahat uykuya dalabilirsiniz. Evde yapacağınız temizlik malzemelerine (bunlar hakkında kısa bir zaman sonra yazacağım) bir iki damla koyabilirsiniz ve eviniz mis gibi kokabilir temizlik sonrası.

Lavantanın bir de gül gibi suyu da yapılıyor. Bizim ülkemizde çok yok ama özellikle Fransa’da çok popüler bir tonik türü. Ama gülsuyu gibi şahane bir ürün varken bence bunu aramaya da çok lüzum yok.

Lavantanın gene bizde pek bilinmeyen bir kullanımı da mutfakta. Yemeklere aroma vermesi için konuyor. Bir gün lavantalı crem brulé tarifi görmüştüm ve sevinçten şoka girmiştim. Hala denemedim bilmiyorum, zaten crem brulé hemen bulunabilecek bir tatlı değil. Ama Cafe Fernando‘da lavantalı sütlaç tarifi var, merak ederseniz oraya bakmanızı tavsiye ediyorum, çok güzel görünüyor.

Cézanne’dan Saignon Lavanta Tarlaları

Eskiye Yer Açın

Bir aylık yolculuğun ardından Viyana’daki odama yerleştim, derslere başlamaya hazırım. Bütün bu seyahat boyuncagerçek gıda ve doğal tarım peşindeydim ama bir yandan da eskiyi aradım. Özellikle de Fransa’da ve İtalya’da, hayatta olan biten bütün teknolojik gelişmelere karşın sokak aralarında, köşe başlarında, binaların duvarlarında, pencerelerde eskiden kalma tatlar, renkler ve sesler bana selam verip durdu. Sanırım sarsılmaz bir mazi bağımlısıyım. Anıların çizdiği, eskittiği, soldurduğu eşyalar bana hem ilham hem de can veriyor, bu eşyaları hayatlarında tutmayı başarmış insanlar ise takdirimi kazanıyor.

Tüketim toplumu eşyalardan o kadar kolay vazgeçmemizi sağlıyor ki. Atmazsan günahkarsın, yenisini almazsan utanmazsın diyor sanki gizli bir güç. Yırtıktan, kırıktan kurtul, yenisine kavuş. Sahip oldukların eksiksiz, tertemiz ve anısız olmalı yoksa sen bir hiçsin.

Sonunda her ev, her oda, her beden aynı olup çıkıyor. Ne verilirse o olmaya başlıyorsun. Alman gerektiğini söylediklerini alıp kendini katmıyorsun hayatında var olanlara.

Evet insanın temiz, düzenli ve sağlıklı koşullarda yaşamasını ben de savunuyorum elbette ama geçmişinden, anılarından bu kadar uzak yaşamak bana çok acı geliyor. Köklerini reddeden ağaç büyüyemez ki. Kökleriyle beslenecek ki dalları uzasın göğe. Anamızdan, babamızdan, büyüklerimizden, çocukluğumuzdan anılar kalacak ki hem şükredelim hem ders alalım geçmişten her seferinde. Ve en önemlisi dünyanın sırtına bir yük de biz koymayalım. Zaten ağırlığımızla zor yürüyen dünya biraz daha acı çekmesin. Tüketmeyelim gücünü.

Hala kullanabiliyorsak bir eşyayı atmayalım, hala ümit varsa bir şans daha verelim, hala anı varsa dibinde kalıvermiş usulca korumaya alalım. Hala can varsa yaşatalım biz yaşarken.

Eski çirkin olmak zorunda değil, bakımsız olmak zorunda değil, özensiz olmak sorunda değil. Siz değer verdikten sonra rengarenk açar.

Bit pazarından görüntüler:

Oyuncak tren satan bir mağaza:

Ben Yolcu Mevsim Yolcu

Bir aydır fotoğraftaki gibi geziyorum. Açıkçası yerleşmeye artık ihtiyacım var ama çok güzel günler geçiriyorum, bir ayda doğal yaşamak hakkında bir sürü deneyimim oldu. Şu anda İtalya’da organik bir çiftlikteyim ve meyveleri nasıl daha yararlı kullanabileceğimiz, gıdada nasıl tasarruf yapabileceğimiz gibi konularda her gün yeni şeyler gösteriyorlar bize… Marmelat yaptık, meyve suyu hazırladık, şarap yapımına katkıda bulunduk, konserve, şişe ve kavanozları doldurduk. Kaldığımız çiftliğin sahipleri bunları pazarda satıyorlar.

Eylül ayı bitiyor, kış hazırlıklarının da tamamlanması lazım. Eminim birçok evde tatlı bir telaşla meyveler, sebzeler kışa hazırlanıyor, salçalar, ezmeler, turşular kuruluyordur. Birçok başka evde ise kimsenin ruhu duymuyor mevsimler gelip geçerken. Anneannem kış hazırlıkları konusunda uzmandı, dev gibi kavanozları reçellerle doldurur, günler boyunca tarhana hazırlardı. O zaman hiç sevmezdim tarhana kokusunu. Bütün masalarda tarhana olurdu, kırmızı turuncu kırıntılar… Kesif bir yoğurt kokusu… Şimdi keşke hayatta olsa da gene yapsa diyorum. Kışın en sevdiğim çorbalardan tarhana artık, gerçekten yerleşik hayata geçince ilk işim öğrenmek olacak. Şimdilik anılarımda yaşatıyorum sadece.

Deodorant Konusunda Ufak Bir Hatırlatma

İstanbul’da yaptığım deodorant çok güzel olmuştu ama onu orada bıraktım. Buraya ve buraya tıklayarak yapılışını öğrenebilirsiniz. Yanıma aldığımı gelmeden aceleyle yapmıştım ve daha küçük bir kutuya koymuştum. Fakat bunda istediğim etkiyi alamadım, kaç gündür deniyorum. Başarılı olanda bariz şekilde karbonat ve mısır unu tozlarını hissediyordunuz ellerken, bu ise sadece krem gibiydi. Burada bütün mağazalarda organik deodorantlar satılıyor ama kendim yapabiliyorken yeni bir şey almak istemedim. Gidip sadece karbonat aldım ve eve gelip malzemeyi tekrar erittim. Kutudan çıkartırken bir de farkettim ki aslında karbonat az gelmemiş ama kutunun dibine çökmüş, orada tabaka oluşturmuş. Yani yağlar üstte kalırken, karbonat ve mısır nişastası dibe çökmüş, bu yüzden de deodorant değil sanki krem olmuş yaptığım şey. Bunun sebebinin kutu olduğunu anladım; ölçüye göre diğer kutu uygun gelmişti çünkü daha genişti ve sonuçta malzeme yayılmıştı. Bunda ise ağır malzemeler çökecek kadar kendilerine yer bulmuş ve böylece deodorant istediğimiz etkiyi vermemiş. Gene aynı kutuyu kullanacağım için karbonatı eriyen malzemeye ekledikten ve hepsini kutuya döktükten sonra malzeme bir miktar donana kadar hep karıştırdım. Böylece tozların dibe çökmesini engellemek istedim; sanırım bu sefer başarılı oldu ve daha homojen bir dağılım sağlandı.

Bu arada unutmadan, burada gezerken İstanbul’da çok aradığım katı hindistan cevizi yağını da buldum ve onu da bir ara eritip deodorant karışımına ekledim. Kokusu çok güzel ve kakao yağından daha yumuşak, ellediğinizde hemen eriyen bir kıvamı var. Sanırım neden deodorant için bunu tercih ettiklerini anlayabiliyorum ama maalesef orada yoktu. Gene de kakao yağıyla yapılan malzememizin de iyi ve işe yarar olduğunu biliyorum. Hindistan cevizi ise başka denemelere. Şu an aklımda diş macunu yapmak var ama tarifler beni zorluyor. Gelişmeleri bildireceğim.